YURDUNU KAYBEDEN ADAM-İSA KOCAKAPLAN-www.vatankirim.net

 

YURDUNU KAYBEDEN ADAM - Cengiz Dağcı

İsa KOCAKAPLAN

 

Bu roman Korkunç Yıllar romanının devamı mahiyetindedir. Sâdık Turan hayatının dönüm noktasındadır. Artık Türkistan ordusunun bir neferidir. Alman onbaşılarının nezâretinde talim yaparlar. Dört ay süren bu devreden sonra, Sâdık subay olur. Türkistan'ı hürriyete kavuşturmaya hazırdırlar. Türkistan askerleri bir yandan yetiştirilirken, bir taraftan da, esir kamplarındaki Türkistanlılar bu orduya sevk edilirler. İlk geldiklerinde ürkek ve çelimsiz olan bu kişiler, Türkistan ruhu sayesinde iki haftada ayağa kalkarlar. Yazar bu eserde, Sâdık'ı izinli olarak bir müddet için Kırım'a gönderir ve okuyucuyu savaş esnasında Kırım'ın durumundan haberdar eder. Almanlar Kırım'ı ele geçirmişlerdir. Kırım'da Tatar Millî Komitesi kurulmuş, Türk gençleri Kırım'ı Ruslardan temizlemek için, Almanlarla beraber savaşmaktadırlar. Sâdık'ın kardeşi Bekir ise, Rus çetecilerinin safında Almanlara karşı mücâdele etmektedir. İki kardeş aynı gaye uğruna farklı saflardadırlar. Bekir, ağabeyinin intikamını almak için dağlara çıkmıştır. Sâdık Almanların elinde esir iken, ailesine ölüm haberi gitmiştir. Almanların Kırım'a hâkim olduklarında, yaptıkları zulümleri gören Bekir, dayanamamış, dağlara çıkıp, Almanlara karşı mücâdeleye başlamıştır. Almanlara karşı memnuniyetsizlik bütün Kırım Türklerinde vardır. Ama kurtuluşları için yegâne ümidin de, onlarla beraberlikte olduğunu bilmektedirler. Dolayısıyla da, Almanların her hareketine katlanmak, her kötülüğü sineye çekmek zorundadırlar.

Aslında Türkler için tek gaye, vatanlarına kavuşup, orayı müstakil hâle getirmektir. Bunun Almanlarla veya başka milletlerle olması önemli değildir. Vatanları Rus işgalinde olduğu için Almanlarla birliktedirler. Nitekim Astraganlı Muhan, Türkistan ordusunun geri, Polonya'ya döndüğünü öğrenince, iki Alman askerini öldürür ve sırtına Rus üniforması giyerek vatanına ulaşmaya çalışır. Vatan her şeyden üstündür. Ona kavuşmak için hayat bile feda edilebilir. Muhan bir müddet sonra, Almanlar tarafından yakalanır ve kendi arkadaşlarına kurşuna dizdirilir.

Sâdık bölük komutanıdır. Onun bölüğüne esir sevk etme vazifeleri de verilir. Teslim edilen esirleri hiç telefat vermeden yerine ulaştırırlar.

Bu Almanların işine gelmez, onlara göre, esirlerin ancak yansı istenilen yere varmalıdır. Burada, Almanlarla Türkler arasındaki karakter farkı ortaya çıkar. Türkler hiçbir zaman zâlim olmamışlardır. Himayeleri altındakilere azamî derecede iyi muamele etmişlerdir. Tabii Türkistan bölüğünce esirlere bu şekilde davranılmasında, kendilerinin de aynı çileyi çekmiş olmalarının rolü büyüktür. Savaşın ağır şartlan, ona mâruz kalanları birbirine yakınlaştırır. Bu durum esir milletler için de böyledir.

Mühim olan esaret altında bulunmuş olmaktır. Esir olunulan devletin değişik olması, esirliğin tesirini azaltmaz. İşte Alman üniforması taşıyan Türkistan bölükleri ile, Polonya çetecileri arasındaki dostluk bu düşüncenin mahsûlüdür. Herhangi bir demiryolunu koruyan Alman birliklerine kan kusturan çeteciler, aynı vazifeyi yapan Türkistan bölüklerinin, kendi vatanlarının istiklâli için savaştıklarını bildiklerinden, onlara saldırmazlar.

Bu fikir, yazar tarafından da ısrarla vurgulanmıştır. Yurdunu Kaybeden Adam'da romanın aslî kahramanı Sâdık Turan, bir Polonya çetecisi olan Marya ile hissi ilişki kurar. Birbirlerini severler, ölümleri pahasına birbirlerine yardım ederler ve ölünceye kadar ayrılmazlar.

Almanlar artık geri çekilmekte, Rus'lar ise, ilerlemelerini sürdürmektedirler. Sâdık'in kumanda ettiği Türkistan bölüğü, Balkanlara çekilip, Türkiye'ye iltica etmeyi düşünmektedir. Fakat bir Rus saldırısı esnasında, Sâdık yaralanır ve bölüğünden ayrı düşer, Polonyalı çeteci kadın Marya ile, bir başka çeteci Bartoş, ona iyileşinceye kadar bakarlar ve nihayet hür bir memlekete kaçmaya karar verirler. Yola çıkarlar. İsviçre'ye giden trende, Sâdık ile Marya beraberdirler. Amerikan uçaklarının treni kurşun yağmuruna tutmaları sırasında trenden atlayan Marya yaralanır. Inn nehri kıyısında bir kulübede de ölür. Sâdık Turan yalnız kalmıştır, memleketini, sevdiğini, hayâllerini velhâsıl her şeyini kaybetmiştir. Yazar bu şahsın trajedisini, okuyucuca en tesirli şekilde aktarır. Sâdık nihayet kuzey İtalya'ya geçmeyi başarır. Hürriyete kavuşmuştur ama, yurdunu, sevdiklerini kaybetmiştir. Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile manası kalmamıştır.

Sâdık, Türkiye'ye iltica edebilmek için, Türk konsolosluğuna müracaat eder, ama menfî cevap alır. Onlara, o kadar ümit bağladıkları Türkiye'nin bile faydası olmamıştır. Tek çâre uzaklara kaçmak, bir yere yerleşerek kaybedilen vatanın ıstırabını bir nebze olsun hafifletmektir. Ve Sâdık, Kızılhaç mültecî bürosu vasıtasıyla Uruguay'a göç eder.

"Korkunç Yıllar"ın başındaki giriş kısmından, Sâdık'ın daha sonraları Arjantin'de öldüğünü öğreniriz.

Bu eserde Ruslara pek rastlanmaz. Romanı, başta Türkler olmak üzere, Almanlar ve Polonyalılar ile, çeşitli milletlere mensup bazı münferit şahıslar meydana getirirler.

Türkler umumiyetle, sağlam yapılı, sabırlı ve çilekeş insanlardır. Aralarında kuvvetli bir bağ vardır. Memleketlerine kavuşmak, yine en hararetli arzularını teşkil eder. Her türlü işkenceye sabırla katlanırlar. Polonyalılarla ortak bir kaderleri vardır. Her iki millet de, esaretten kurtulmaya çalışmaktadırlar. Yalnız, birini esir eden müstevli millet, diğerinin kurtulmak için sarılacağı daldır. Bu tezada rağmen birbirlerini sevmeyi başarırlar. Karşılıklı olarak ideâllerine hürmet ederler. Türk askerleri Polonya köylülerine iyi muamele gösterirler, Polonya çetecileri de Türkistan bölüklerine saldırmazlar. Hattâ bir ara, Sâdık'ın idaresindeki bölük, Polonya çetecilerine katılmayı bile düşünür.

Almanlar hayâl kırıklığına uğramışlardır. Cephede Rusların önünden kaçan Alman askerlerinin yüz ifâdeleri, cepheye ilk gidişlerinden tamamen farklıdır. Üstün ırk, Rus kışının hışmına uğramış, perişan bir vaziyette, geldiği yere dönmektedir. Savaşın başlarındaki mehabet, mezellette dönüşmüştür.

Yurdunu Kaybeden Adam'daki tarihî zaman, Korkunç Yıllar'daki zamanı bütünler. Bu iki romanda ikinci dünya harbi, roman kahramanının o yıllardaki hayatı esas alınarak ikiye bölünmüştür.Birinci bölüm, Korkunç Yıllar'da ele alınan ve Sâdık Turan'ın hemen hemen, çocukluğunu, Rus ordusunda savaşmasını ve esirliğini içine alan kısımdır ki, 1942 yılına kadar sürer. İkinci bölüm ise, kahramanımızın esirlikten kurtuluşundan başlar ve Türkistan ordusundaki yıllan ile, Uruguay'a gidinceye kadar Roma'daki yaşayışını hikâye eder. Bu zamanın tarihleri kat'i olarak bellidir. 1942 yılının Mayıs ayında başlayan roman, 1946 yılının Kasım ayında biter.

Yurdunu Kaybeden Adam'da, mekânın da savaşa bağlı olarak genişlediği görülür. Özlenilen mekân Kınala ile beraber esere, Ukrayna, Polonya, İsviçre ve İtalya da dâhil olur.

Yurdunu Kaybeden Adam romanı da dokuz bölümden meydana gelmiştir. Yalnız bir önceki romanda olduğu gibi, her bölüm başında roman kahramanının Roma'daki yaşayışını anlatan pasajlar görülmez.

Birinci bölüm ile, yedinci bölümün yarıya yakını kısımları, Sâdık'ın Roma'daki hayatına ayrılmıştır.

Bu iki eserin üslûbuna, son derece hissi ve yaşanmışlık dolu bir ton hâkimdir. Kuvvetli bir müşahede tavrı vardır. Yazar hâdiseleri anlatırken, okuyucuyu o mahalle götürür ve cereyan edenleri bizzat ona da seyrettirir, yaşatır. "Onlar da İnsandı" ve "O Topraklar Bizimdi" romanlarında pek hissedilmeyen heyecânlılık tonu, bu eserlerin üslûbunun ana hususiyetlerindendir.

Yine bu iki eserde rastlanılan fikir; toprak sevgisi ve vatan mefhûmudur. Bu topraklarda yaşayan Türkler, vatanları ile birlikte, Türklüklerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Komünizm ideolojisi paravana olarak kullanılıp, Rus milliyetçiliği davası güdülmekte ve Türk kültürü yok edilmek istenmektedir. Yeni rejim, Ruslar için, Türk kültürünün imhası demektir. Fakat Türkler bunun farkına varmışlardır. Aralarından bazı hâinler çıkmasına rağmen, millî benliklerini kıskançlıkla korumaktadırlar. "Millî Aile Mektepleri" diyebileceğimiz aile çevresinde, yaşlılar yeni yetişen neslin mazi ile irtibatlarını temin etmektedirler. Bu sayede, Rus mekteplerinin verdiği zarar, bir ölçüde de olsa telâfi edilmiş olur.

Eserlerde ilgi çekici bir özellik de, mekân ve zamanın zulümle birleşmesidir. Esirlerin uzun yolları yürümeleri, kışın soğuğu, mekân ve zamanı adetâ, Rusların veya Almanların Türkler üzerinde uyguladıkları zulmün, tesirli bir vâsıtası hâline getirir.

Türkler kendilerini insafsız bir mekân, öldürücü bir soğuk ve gaddar insanlar arasında bulurlar. Her şeyin kendilerine düşman olduğu bu atmosferde, Türklerin hâlâ yurtlan için mücâdele gücünü bulmaları, onlardaki sonsuz yaşama azminin ve arzusunun ifadesidir.


Anket

  Cengiz Dağcı'nın Polonya'da tanınan bir yazar olabilmesi için sizce en etkil çalışma hangisi olurdu ?

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    270371 Ziyaretçi