SÖĞÜT KİTAP TANITIM DERGİSİ-SAYI:1,-TÜRK OCAĞI,22.09.2008

 

www.turkocagi.org.tr


SÖĞÜT KİTAP TANITIM DERGİSİ, SAYI: 1 -

CENGİZ DAĞCI
Fatih GİRAY

Cengiz Dağcı, Türkiye'ye hiç gelmediği, Türkiye Türkleri ile bir arada hiç yaşamadığı halde, Türkçenin ve Türk romanının en büyükleri arasına girebilmiş, olağanüstü ilgi çekici, Kırımlı bir yazardır.
Hayat hikâyesi şöyle:
Kırım'ın Karadeniz sahilindeki yeşil, güzel bir sahil kasabası olan Gurzuf'ta 9 Mart 1919'da doğdu. Babası Emir Hüseyin Dağcı çiftçidir.
Cengiz Dağcı’nın hayatı sıkıntılar, kıtlıklar ve komünist güçlerin baskıları altında geçti. 1920-28 arasında nispeten geçen rahat bir dönemde, Kırım'ın Türk yöneticileri, burada bir Yahudi devleti kurmak üzere Yahudi yerleşmelerine girişen Moskova'ya karşı çıkmaya başlayınca, felaketler de ard arda yaşanmaya başladı. Daha sonra toprakların kolhozlaştırılması çalışmaları başladı. Toprakları ellerinden alınarak kolhozlarda çalışmaya zorlandılar ve Cengiz Dağcı'nın babasıyla birlikte amcaları da sürgüne gönderildiler. 1928-1931 yılları arasında Sovyetlerin her yanında, özellikle de Türk kökenli bölgelerde aydınlara yönelik sayısız öldürmeler ve sürgünler yaşandı. Bu sürgünlerden çoğu bir daha evlerine dönemediler.
İşte Cengiz bu şartlar içinde orta öğrenimini Akmescit'de tamamlayarak iki yıl da pedagoji enstitüsünde okudu, ikinci Dünya Savaşı patlak verince, birçok arkadaşları gibi o da, okulu bitirmeden askere alındı. Tank teğmeni rütbesi ile Ukrayna cephesinde Almanlara karşı savaşa sürüldüler. 1941 yılında esir düştü. Alman­ların yenilmesi üzerine esir kampından kaçarak İngiltere'ye geldi. Cengiz Dağcı gibi savaşa sürülüp de, Kırım'a geri dönecek kadar şanslı olanlar, vatanlarına geldik­lerinde tek bir Türk'ün kalmadığını ve tamamının sürgün edildiğini öğrendiler; şaşkınlıklarını gideremeden onlar da öncekiler gibi Sibirya taraflarına sürgün yaşadılar..
Cengiz Dağcı, savaş yıllarını. Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam romanlarında anlatır. Yaşar Nabi'nin şaşırtıcı ölçüde başarılı bulduğu bu ilk romanları edebiyatımızda bu türün hemen hemen tek örneği gibidir.
İngiltere'ye iltica eden Cengiz Dağcı halen de orada yaşamaktadır, ilk romanından itibaren Türkiye Türkçesi ile yazmış ve yayımcı Yaşar Nabi Nayır'a göndermiştir. Yukarıda adı geçen kitaplarını şair Ziya Osman Saba dil açısından gözden geçirmiş, Türkiye Türkçesi ile olan farklılıkları gidermiştir. Ondan sonrakiler hemen hiç dokunulmadan yayımlanmıştır.
Cengiz Dağcı'nın hemen bütün romanları Kırım'ı Kırım Türklerinin hayatını ve çektik­lerini anlatır. Özellikle Akmescit, Gurzuf ve sonradan taşındıkları Kızıltaş köyleri unutulmaz çizgilerle ve o topraklara can veren insanlarıyla anlatılır.
Cengiz Dağcı bir Kırım destancısıdır dense uygun düşer. Ancak, onun roman­larında anlattıkları, Sovyet dönemindeki bütün ve özellikle de Türk insanların hikâyesidir ve millîde evrenseli yansıtan büyük bir romanlardır. Kırım Osmanlının en büyük acısıdır; fakat Cengiz Dağcı'nın romanları olmasaydı, nice vatan toprakları gibi Kırım'ı da çok erken unuturduk...

Son olarak şunu da söyleyelim ki, Cengiz Dağcı’nın dil başarısı çok yüksektir. Üslubundaki şiiriyet giderek, unutulmaz bir tat kazanmıştır. Bu açıdan, Anneme Mektuplardı, Türkçenin en güzel örnek­lerindendir.
ESERLERİNDEN:
Korkunç Yıllar ve
Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam, Yazarın kendi hayat hikâyesine dayanan savaş romanlarıdır. Henüz öğrenci iken, askere alman ve İkinci Dünya Savaşı'na sürülen Kırım'lı bir gencin hikâyesidir. Roman, Teğmen Sadık Turan'ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Almanlara karşı savaşırken, birliklerindeki Rusların zulmünü göre Sadık Turan esir düşer. Alman esaret kamplarında birbirleriyle ilgilenmeye çalışan bir avuç Türk soylu askerin ayakta kalmak için girdikleri mücadeleler anlatılır. Savaşın ve esaretin bütün acıları, karanlık yüzü bu insanların çektiklerinde yansıtılır. Otuz bin kişilik esir kampında ayakta kalabilenlerin sayısı sınırlıdır ve bir kısmı da Yahudi sanılarak Alman askerleri tarafından öldürülmüştür.
Derken, bir gün Almanların esir kamplarındaki Türk soyluları ayırarak bir birlik kuracakları ve Sovyetlerin işgali altındaki Türk yurtlarını kurtarmak üzere savaştıracakları duyulur. Şüpheler, endişeler, tereddütler, büyük bir heyecan ve ümide karışır. Rus üniformaları çıkartılır. Alman elbiseler giyilir; Türkistan Kurtuluş Lejyonu kurulmuş olur.
Ancak, ümitlerin hayal olması için fazla zaman gerekmez. Almanların savaşı kazansalar bile Türk yurtlarını kurtarmak gibi bir meseleleri olmadığını çabuk anlarlar.
Teğmen Sadık Turan, savaş sonunda, yurdunu, bütün insanlarıyla birlikte kaybet­miş, Kırım'ı ancak hayalinde yaşatabilecek olan genç insan, İtalya'da bir otelde oturur­ken, bütün bu olup bitenlerden sonra yaşamak isteğini kaybediyor gibidir; içinde hayat ve umutsuzluk çarpışıyor: "Onların boğuşması bütün varlığımı temelinden sarsıyor. Beni yavaş yavaş yıkıyor. Korkuyorum. Ben artık sokaklara çıkıp, sevdiğim insanlarla bir arada yaşaya­mayacağım. Elimden tutup beni dünyada gezdirecek birini araştırıyorum. Öyle biri var mı acaba? Belki var. Ya yoksa? Kalbim ve düşüncelerimle, gene de yeryüzünde her şeyi, canlıyı, cansızı yaratmış olan Allah'ıma uzanıyorum. Allah'ım sen beni bırakma. Sen beni koru Allah’ım."
Bu roman, Cengiz Dağcı'nın mutlu ilk çocukluk günlerinin geçtiği, Kırım'ın Kızıltaş köyü hayatının bir destanıdır. Bekir de, ineği Macik de, köyde herkes kendi işinde gücünde ve mutludur. Sonra köye İvan gelir; ona acıyarak yanlarına alır, işlerini gördürürler. Ancak İvan daha sonra gelecek olan felaketlerin simgesi gibidir.
Ruslar Kızıltaş'a yol yaparlar; yol yakınlaştıkça köyün huzuru bozulur, hırsızlıklar artar, kapılara kilit vurulur olur. Sonunda Kolhoz kurmak üzere köye gelirler. Topraklarından kopmak istemeyenler dövüşürler; ama akibetleri ölüm ya da sürgündür. Köyün boşaltılan evlerine Ruslar yerleştirilir. Kızıltaş köyü artık tükenmiş bir köy, terk edilmiş bir tarla gibidir. Romanın adı, ayni zamanda bitiş cümlesidir.

Bu romanın hüzünlü hikâyesini okuduktan sonra, Kırım'a gidenler Ayı Dağı'nı ve Kızıltaş bağlarını görmeden dönmek istemezler...

Anneme Mektuplar
İlk kez 1988'de yayımlanan bu roman, konu örgüsü itibariyle çapraşık hiçbir kurgu öğesi taşımayan, sade, günlük hayat içinde yürüyen bir aşk hikâyesidir. Her bölüm, anne'ye yazılan bir mektuptan ibarettir ve roman on beş bölümdür. Mektuplar, uzak bir yerden anne'ye yazılmaktadır. Geri dönüşlerle kendi hikâyesine geçmeden önce, o gün ve yaşadığı uzak çevre hakkında, annesine ilgi çekici gelebilecek şeyler anlatır: Bu anlatılar ayni zamanda kendi hikâyesine geçişin çağrışım noktaları yahut farklı bir dönem ve mekânın zıt renkli bir arka planını oluşturur.
Ortaokuldayken başlayan bu aşk hikâyesinin kahramanları ve mekânı yine Kızıltaş Köyü, Gurzuf, Akmescit ve insanlarıdır. Dr. Zemine gibi bir kısmı Cengiz Dağcı’nın yaşayan akrabalarıdır. Tahmin edilebileceği gibi, bu aşk biraz çocuksu, biraz romantik, ama o kadar derin bir temiz duygu yumağıdır. Uzun yıllar sonra anlatılan bu aşk, anlatıcının dilinde Gurzuf'un, Kızıltaş'ın bağlarının ve ora insanlarının sevgisine dönüşüyor da denilebilir; o iç titreten hasret, Safiye’ye değil artık hayallerini süsleyen annesinedir diye de bakılabilir.
Bu romanda, üslubun anlatılanla uyumu olağanüstüdür; duygulu, temiz ve derin bir anlatış.

 




 

Copyright © TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ Tüm hakları saklıdır.


Anket

  Cengiz Dağcı'nın Polonya'da tanınan bir yazar olabilmesi için sizce en etkil çalışma hangisi olurdu ?

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    469460 Ziyaretçi