KORKUNÇ YILLAR-ŞÜKRÜ BİLGİLİ-www.fikirdebirlik.org

 

“KORKUNÇ YILLAR - I”

Şükrü BİLGİLİ 

 

Yaşım elli. Çam yarmasını devirir gibi, yarım asrı devirmişim. Sizin anlayacağınız “dalya” dedik. Belki “dalya” kelimesinin anlamını bilmeyen olabilir. Açıklayayım: Bizler (yani ellisine merdiven dayayanlar), çocukluğumuzda çelik-çomak oynardık; çomakla vurduğumuz çeliği gitti yerden alır, çeliği çomakla ebeye doğru fırlattığımız çukurun bulunduğu yere doğru adımlarımızı sayarak, “bir. iki. üç.... elli,” der, durur ve “dalya bir” derdik. Sonra da saymaya devam ederdik. Allah bir dalya daha sağlıklı bir ömür gösterir mi bilmem. Ama bundan sonraki dalyada; çeliği düz bir çomakla değil de, ucu eğri bir bastonla belimiz bükülerek torunlarımızla oynayacağımızdan, hiç bir kimsenin şüphesi olmasın.

Elimde birkaç yıl önce, Ulus Semtinde, Merkez Bankası Ankara Şubesi’nin tam karşısındaki Posta Caddesi’nin girişindeki binanın alt katındaki eski kitapçıdan satın aldığım “Varlık Yayınları”na ait bir romanı okumaya karar verdim.

Romanın ilk sayfasının arkasındaki basım yılı dikkatimi çekti. Benim doğum tarihimden bir yıl önceki 1956 tarihi yazılı idi. Bu romanda benim gibi dalya demişti. Romanın adı ve yazarı yabancı değildi bana. Bir zamanlar aynı isimli romanı “Ötüken” yayın kuruluşunca yayımlanan baskısından okumuş ve çok etkilenmiştim.

Kırım'a karşı gönlümdeki sevgi tohumları, işte o zaman ekilmişti.

Bugüne kadar hiç böyle eski tarihli bir kitap okumamıştım. Elli bir yıl önce yayımlanmış romanın küçük harflerle yazılı sararmış tozlu yapraklarını çevirmeye başladım. İlgimi çeken cümleleri, paragrafları işaretledim. Daha sonra bu cümle ve paragraflardan hareket ederek romanın özetini çıkarmayı düşündüm. Satır aralarına zaman zaman kendi duygularımı, düşüncelerimi ve başka görüşleri de ekledim.

Kırım Davası ile yeni tanışan genç kardeşlerimizin, bu yazım sayesinde roman hakkında bayağı bir bilgi sahibi olacaklarını; ayrıca, Sayın Cengiz Dağcı Beyin “Korkunç Yıllar” romanını bugüne kadar okumayanların, kitapçılara koşacaklarını ve bu güzel kitabı satın alacaklarını, zaman kaybetmeden benim gibi bir solukta, zevkle içlerine sindire sindire okuyacaklarını, düşünüyorum.

Yayınevi sahibi Yaşar Nabi,  romanın girişinde,  roman hakkında okuyucunun ilgisini çekmek için özet bilgiler sunuyor:

 “Sovyet ordusunda subay olarak son dünya savaşına katılmış, nefret ettiği bir bayrak altında dövüşmek zorunda kalmış, Almanlara esir düşünce, Türklüğüne bakılmadan, toplama kamplarında inim inim inletilmiş, sonradan kurulan Türkistan ordusuna katılarak, bu sefer de Alman bayrağı altında Ruslara karşı savaşmış bir Kırımlı Türkün hikâyesiydi bu.” 

 

“Ardında kendi insanlarını, kendi yurdunu düşman çizmeleri altında bırakmış bir Türk’ün duygularını aksettirmesi. Yeteri kadar korkunç bir dramın içinde daha da beter bir dram yer alıyordu. Bir adam yurdunu, bütün insanlarıyla birlikte kaybediyordu. Toprak gene aynı topraktı ama içinde kendi soyundan tek kişi kalmadığı için, artık vatan olmaktan çıkmıştı. Günün birinde anacığının boynuna sarılarak ayrılmış olduğu yerlerde, şimdi yabancılar yaşıyordu. Kırım’da Türk kalmamıştı.”

“Bu derece yaşanmış, bu derece duyularak yazılmış bir faciayı insanın tüyleri ürpermeden okuması, sonunda medeniyet adı altında işlenen cinayetleri lanetle anmaması imkânsızdı.”2

Yaşar Nabi bu önemli bilgileri verdikten sonra ise, Yazar Cengiz Dağcı tarafından kendisine gönderilen kısa hayat hikâyesini anlatıyor:

“Cengiz Dağcı Suvarski, 1920 Martının 9 uncu günü Kırım’da Yalta şehrine yakın Kızıltaş köyünde doğmuştur. Babası Emir Hüseyin Dağcı, kendi toprağını ekip biçmekle uğraşan orta halli bir köylüydü. Cengiz’in ilk yılları hiç de iyilik ve rahatlık içinde geçmemiştir. Kıtlıklar, zelzeleler birbirini kovalamış, milis korkusu ise bir kılıç gibi daima başları üstünde asılı durmuştur. 1932 de köylülerin bütün toprakları ellerinden alınmış, köyde bir kolhoz kurulmuş, dünkü efendiler kendi topraklarında birer ırgat gibi çalışmak zorunda bırakılmıştır. İşte o sıralarda bir kış kıyamet günü süngülü Rus askerleri evlerine girerek bahtsız babayı alıp götürmüşler. Ertesi gün Cengiz, sebepsiz yere yuvasından koparılıp götürülen yalnız babası olmadığını, büyük amcalarının da aileleriyle birlikte bilinmeyen bir yere sürüldüğünü, köyün yarı yarıya boşaltıldığını görmüş, yedi kardeşi ve annesiyle birlikte kalakalmış. Üstelik aile reisleri sürülenlerin ellerinden çalışma hakkı da alındığından kara sefalet kendini göstermekte gecikmemiş.

Bir yıl Akmescit hapishanesinde tutulduktan sonra babası serbest bırakılmış, 1940 yılına kadar, kendi elleriyle kurdukları kümese benzer bir çatı altına sığınarak zar zor yaşamışlar.

İlköğrenimini köy okulunda yapan küçük Cengiz sonra Akmescit’te okula devam etmiş, 1938 de ortaokulu bitirerek Pedagoji Enstitüsüne girmiş. İki yıl burada okuduktan sonra, bitiremeden, 1940 da askere alınmış.

1941 Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşmüş, esir kamplarından nasılsa sağ salim kurtularak Alman bozgunu sırasında kapağı müttefikler safına atabilmiş, sonra 1946 da mülteci sıfatıyla Londra’ya gelerek orada bir İngiliz(*) kadınıyla evlenmiş. Bir çocuğu olmuş. “3

 Yaşar Nabi, Cengiz Dağcı’nın “Elhamdülillah Türk’üm, Müslüman’ım ve notlarımda yazdığımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” cümlesini, özellikle yazarın kendi ağzından söylediği gibi yazmış.

Bu kısa hayat hikâyesinden anlıyoruz ki, Cengiz Dağcı’nın ilk romanı olan “Korkunç Yıllar”da anlattılan olayların bir hayal ürününün olmadığını, bizzat Cengiz Dağcı tarafından  “hepsinin de hakikat olduğunu”,  “ Elhamdülillah Türk ve Müslüman’ım” diye yemin ettiğinden anlıyoruz. Ben de yazarımızın yeminine Müslüman bir Türk olarak inanıyor, sayfaları çevirmeye devam ediyorum.

Cengiz Dağcı, yaşadıkları acı gerçekleri kendi ağzından değil de kahvede tanıştığı Sadık Turan adında birinin kendisine bir ihtiyar kadın aracılığı ile teslim edilen paketten çıkan dört defterdeki hatıraları anlatıyor; bizleri yaşanmış bir hayata yolculuk yaptırıyor... Romanın sonuna kadar okuduğumuzda şunu görüyoruz: Sadık Turan’a ait acı hayatı ile Cengiz Dağcı’nın çileli hayatı birçok noktada bire bir örtüşüyor.

                                * * *

Roman Kahramanımız Sadık Turan, Alman’a karşı savaşmak için Cennet Vatan Kırım topraklarından, son olarak 1942 yılının sonbaharında ayrılıyor ve bu ayrılık onun için çok ıstıraplı oluyor. Bu elemli ayrılışını şu satırlarla anlatıyor:

“Yurduma bir daha dönemeyeceğimi hissediyordum. İstasyonda anam, babam, kardeşlerim, hısım akraba toplanmıştı… Kompartıman penceresinden onlara bakarken hayatımın acı tatlı günlerini düşünüyordum. Bu onları sonuncu görüşümdü. Annem, sağ elini bana doğru kaldırmış, sol eliyle, omuzlarından aşağı sarkan atkısından ucunu tutarak gözlerinin yaşını siliyordu. Tren son bir düdük daha çaldı, sonra lokomotifin bağrından fışkıran kara bir duman aramıza girerek bizi birbirimizden ayırdı.” 4

Sadık Turan, sadece anasından, babasından, kardeşlerinden, hısım ve akrabalarından ayrılmıyordu; canından çok sevdiği, çocukluk anılarının geçtiği, atalarından kendisine miras bırakıldığı toprağından başına gelecek felâketleri sanki biliyormuş gibi kompartımanın penceresinden, ellerinden alınan ata topraklarına doya doya bakıyor...

Ve şöyle diyor:

Bu topraklar, vagonların tekerlekleri altında, yılların kanlı türküsünü söylüyordu. Bu türküyü saatlerce dinledim”. Sonra da Yüce Yaradan’a ellerini açıyor “ Allah’ım, Allah’ım” diye yalvarıyor, “Sen bizi ayırma bu topraktan! Bu toprak bizimdir. Atalarımızın mirasıdır. Aç, çıplak kalsak da bu toprakta olalım. Ölsek de bu toprakta ölelim. Vatanım, vatanım! Dünyanın hangi köşesinde olursan olayım, ben yaşadıkça sen de benimle beraber olacaksın.” 5  

Sadık Turan bu güzel dileğine kavuşacak mıydı? Bunu Allah bilirdi.

Akşam oluyordu. Sadık ile kardeşi Bekir köyün civarındaki bir kayanın üzerinde bir direk dikip yelken açıp, kaptanlık oynuyorlardı. Anneleri bu oyunları bozuyor, birisini sığırı ahıra sokmasını, diğerini de babasına su götürmesini söylüyor. Sadık çeşmeye yaklaştığında kooperatifin önünde kapalı, siyah bir kamyon görüyor. Yolda rastladığı süngülü askerlerden korkuyor. Güğümleri acele acele çeşmeden dolduruyor. Babasının tarladan dönmeden önce evde olması gerekti. Kardeşi Bekir’de sığırla keçileri ahıra götürmüştü. Annesi sofrayı kurmuş, Sadık, Kardeşi Bekir ve iki kız kardeşi ellerinde kaşıklarla babalarının eve gelmesini bekliyorlardı.

Kırım Tatar Türklerin de adettendir; baba sofraya oturmadan ve kaşığı çorbaya daldırmadan, diğer ev halkı ilk kaşığı sallamazdı. Bu yüzden Sadık ve kardeşleri de çorbaya kaşık uzatmamışlardı.

Anneleri tedirgin görünüyor, iki de bir kapıya bakıyordu. Sadık acıkmıştı. Dayanamadı, elini ekmeğe uzattı, bir lokma ekmeği kopardı, ağzına götürdü. Annesi ona sert sert baktı, ama seslenmedi. İşte tam o sırada, pencereden bir ses duydular:

-Teyze… A, teyze, diye seslenen birinin verdiği bir haberle, Sadık’ın annesi taş gibi donup kaldı. Konuşmuyor, kımıldamıyordu. Çocuklarına “Babanız gelmeyecek. Babanızı, milisler mapusa götürmüşler,”6 sözlerini zor söylemişti ve kirpikleri arasına dolan gözyaşlarını tutamamış, ağlamıştı. Bir ömür boyu yastığa baş koyduğu  Evin erkeğini alıp gitmişlerdi. Geride bir sürü çocukla yüreği param parça bir ana kalmıştı.”7

Bu acıya hangi ana hangi kadın dayanabilirdi?

Ama Sadık Turan’ın Tatar anası yüreğine taş basmış, dayanmıştı... Henüz körpe bir fidan olan Sadık Turan, Kardeşi Bekir ve iki kız kardeşi anaları kadar dayanma gücüne sahip değillerdi...

Felaket gelince ardı ardına gelir ya. Babasının mapusa götürülmesinden sonra başlarına gelecek felaketlerden habersizdi yavrucak Sadık Turan, Kardeşi Bekir ve iki kız kardeşi...

 Toprak damlı evciklerin arasındaki, kırmızı teneke damlı, etrafına taş duvar çekilmiş, şirin mektep binasının bir sınıfında okuyan Sadık’a bir gün çok sevdiği uzun boylu, beyaz ve ince yüzlü, sarışın, çok merhametli, iyi kalpli Safiye öğretmenin “Bugünden sonra senin mektebe gelmen yasak edildi. Çünkü… Anladın mı Sadık”8 sözlerini duyar duymaz kitaplarını toplayıp, sınıftan çıkıyor. Bir daha okula gitmiyor. Evlerindeki hayatın acılarını unuttuğu, baharda yeşil yapraklı ağaçların dalları arasında cıvıldaşan kuşlar gibi gülüp oynadığı, neşelendiği mektebinden korkmaya başlıyor. O kadar mektepten korkmuştu ki halasının evine gideceği zamanlarda dahi bahçelerden, derelerden dolaşıyordu; mektebini görmemek için.

Safiye öğretmenini son bir kez daha gördü yolda. Öğretmeni avucunun içine bir deste parayı gizlice verdi. İki ay sonra köye Kazaklar (Ruslar) geliyor. Giderken köyün ahalisini de beraberinde götürüyorlar. Öğretmen Safiye de götürülenler arasında idi.

O yıl kış birden bastırmıştı. Dışarıda acı, zehir gibi bir soğuk vardı; kar yağmıştı. saçaklardan buzlar sarkarken, evler garip ve devamlı bir sessizlik içindeydi. Yalnız deniz kudurmuş gibi, dalgalarını kayaya vuruyordu. Sessiz evlerdeki sönmüş ocak başlarında kadınlar, gelinler için için ağlaşarak sabahı bekliyorlardı. Köye bir haber gelmişti: Mahpuslar Yalta’dan Akmescid'e götürülecekmiş”.

Bu habere kadınlar çocuklar çok sevindiler. Gelecekleri gün sabahtan akşama kadar soğukta çocuklar babalarını, kadınlarda kocalarını bir kez görürüz diye bekleyip durdular. Saçları ve sakalları birbirine karışmış mapuslar arasında kimse kimseyi tanımamıştı. Koyun kuzuya karışmış, evlatları bağırlarına basan analar “Mustafa’m, Ahmet’im… Evladım… Ne kabahatimiz vardı… İmdat!”9 çığlıkları birbirine karışmıştı. Sadece Sadık’ın annesi kocasının “Ağlama Fatma! Ağlama! Dua et! Dua et”10  sözlerini duymuştu ve yumruklarını göğsüne vurarak boğula boğula ağlıyordu.

“Geride kalanlar, yamalı esvapları, paçavralara sarılmış ayaklarıyla yolun karlarını süpüre süpüre öksüz kalmış evlerine, sönmüş ocaklarına doğru yollandılar.”11

Sadık’ın babası iki ay sonra serbest bırakılıyor. Fakat köye girişi yasaklanıyor. İki hafta işsiz sokaklarda dolaşıyor. Açlıktan şişmeye başlıyor. Bir gün çarşıda taşlar üstünde yattığını gören bir Müslüman, ona acıyor, evine götürüyor, yediriyor, içiriyor. Evine bitişik bir kümeste yer veriyor. Kümesi tamir ediyorlar. İki ay sonra da Sadık, annesi ve kardeşleriyle Akmescit’teki bu kümesten bozma eve yerleşiyorlar. Bu eve girmezden önce, eşikte annesi ile babası, oturup birbirlerinin ellerini tutarak başlarına gelen felakete ağlıyorlar.

Babası iş buluyor. Sadıkta bütün yaz çarşıda su satıyor, kabak çekirdeği satıyor. Akşam bir lokma, sabah bir lokma ekmek, bir bardak su, bazen kuru peksimet çorbası yetiyordu. Çünkü aç olan, ekmeksiz, evsiz olan yalnız onlar değildi; bütün Kırım Tatar Türkleri aynı akıbete uğramıştı.

Sadık Turan 1939 yılının kışında, askere gitmeden önce, köyüne uğruyor. Evlerine Voronejli bir Rus ailesinin yerleştiğini, evin önündeki meşelerin devrildiğini, ahşap balkon merdivenin kesildiğini, eşik tahtasının kütük yerine kullanıldığını, bahçelerinin bakımsız, berbat bir halde olduğunu  görüyor. Bu gördüğü manzara karşısında kahroluyor...

Kış çetin geçiyordu. Evlerinde yakacak hiçbir şey yoktu. Komşuları Mehmet ağa son tezeğini getirmişti. Bütün gün yakıp tüketmelerine rağmen bir kâse su bile ısıtamadılar. Bu yüzden fırsat buldukça kardeşi Bekir’le arabalardan kömür hırsızlığına gidiyorlardı. Bir gün bu hırsızlıkta Bekir yakalanmış arabacılar iyi bir dayak atmışlardı. ”Kışla, açlıkla, bizi esir eden, evimizden, yurdumuzdan atan silahlı düşmanlarımızla savaşmaya mecalimiz yoktu. Allah yardımcımız olsun diyerek katlanmaktan başka ne gelirdi elimizden12 diye zaman zaman Sadık dertleniyordu.

 “Nisan başlarında küçüklerden ikisi birden hastalanıyor. Esma kardeşini nisan sonunda toprağa gömüyorlar. Tam iki hafta sonra da küçük, melek yüzlü,  kıvırcık saçlı Sabriciği de götürüp kardeşi Esma'nın yanına gömüyorlar. Artık aile de iki evlat kalıyor; Biri Bekir diğeri de Sadık.”13

Sadık’ın babası para kazanmasını istemiyordu artık. Biraz durumları düzelmişti.”Ben senin okumanı istiyorum, Okuyup adam olmanı istiyorum. Sana ihtiyacım olduğunu biliyorum fakat sana muhtaç olan yalnız ben değilim… Bütün millet sana, senin gibi gençlere bakıyor. Bütün milletin sizlere ihtiyacı var.”14 Diyor ve Sadık’ın daha önce soğuduğu okul hayatına yeniden başlaması için dil döküyordu.

Babası ısrarla kelimelerin üzerine basa basa:

“Başımızdan geçenler, başkalarının da başına geldi; felakete milletçe uğradık Sadık? Bu milleti sizin gibi gençler kurtarmazsa kim kurtaracak? Bütün ümidimiz sizlerde… Bilirim, sen okumaya çok heveslisin. Köy mektebinde birinciydin… Safiye hanım, bana kaç defa, ‘Sadık’ı okut”’ demişti. Ama ne yapayım, başımızdan bu son iki sene neler geçti. Şimdi Allah’a şükür, kendimde kuvvet hissediyorum.”15  Diyordu.

Sadık babasının bu güzel nasihatlerini her Kırım Tatar balası gibi uslu uslu dinliyor. Kayabaşı Mektebinin Müdürü Yaltalı Niyazi efendinin yardımlarıyla okula kayıt oluyor. Bu okul hayatını Sadık şöyle anlatıyor:

1937 yılının yazı Kayabaşı mektebi, Karaim sokağında, üç katlı, yüksek, beyaz, temiz bir binaya taşındı. Sınıfının penceresinden, Tokal camisinin, etrafındaki bütün damların sırlarını saklar gibi, göğe yükselen nazlı minaresi görünürdü. Sebebini bilmiyorum, fakat sınıf arkadaşlarının arasında, en çok bu minareden hoşlanan bendim galiba. Bazen, ders sırasında, minareye bakar, dalardım; bazen hocamın sualini bile duymazdım, o zaman yanımda oturan Süleyman, dirseğiyle dürterdi beni. Mimariye baktıkça da içime iman dolardı. Hayat, onun etrafında evlerdeydi. Derslerimiz dine karşı olmasına, mektepte dinsizliği, komünizm idealini öğrenmemize rağmen ben ruhumla o minarenin bir parçasıydım. Her evden, her damdan, her eşikten, her kalpten, gözle görülmez bağlar uzanıp bütün insanları, bütün hayatı, bütün varlığı o minareye bağlıyor gibi gelirdi bana. Mektepte son senemdi.”16

Sadıkla, Süleyman arkadaşı Tıp Enstitüsüne girmeye karar veriyorlar. Bu karar Sadık’ın kararı idi. Süleyman ise subay mektebine gitmek istiyordu. Sadık’ın samimi arkadaşlığı Süleyman’ı ikna etmişti.

 Bir gün cebir dersinden sonra zil çaldı. Herkes dışarı çıktı. İçerde sadece Sadık kaldı. Sadık pencerenin yanında derin bir sessizlik içinde iken, Tokal Camisine bakıyordu. Minarelerde adamlar gördü. Akmescit minarelerinde ilk defa adam görüyordu.  Yanı başında Süleyman’ın “Camiyi yıkacaklar “ sözünü duyar duymaz, “Yıkacaklar “ sözü Sadık’ın kalbine bıçak gibi saplandı. Bütün vücudu titredi. Süleyman’ın “Bak sadık! Minare devriliyor! “, “Devriliyor! Devriliyor”  sözleriyle zincirlere bağlanan minarenin yıkılışını hüzünle seyretti.

Bu korkunç manzarayı kendi ağzından dinleyelim:

“Bir daha baktım. Tokal camisinin minaresi gözümde kayboldu. Minare ile birilikte bahçenin güzelliğinde söndü. Yeşilliklerin arasından göğe, renksiz bir duman yükseliyordu. Ben bütün benliğimle hâlâ demin içimde sallanan o şeyin esiriydim. Minare yıkıldı gitti, ben ne yıkılabiliyor, ne de ayakta durabiliyordum. Kaçıyordum. kaçıyordum. Nereye? Niçin? Bilmiyordum. Hayat benim için manasız bir kelimeydi. Sınıf, Süleyman, dışarıda evler, insanlar, mektep benim için birer hiçti. Minare devrildi. minareyle birlikte, beni yaşatan bir şeyde birlikte yerle bir oldu. Sınıftan nasıl çıktığını bilmiyorum, merdivenleri nasıl indiğimi hatırlamıyorum. En çok hatırladığım, şehrin sokaklarında, alnımdan yanaklarımdan terler aka aka koşumdur. Evimiz girer girmez annemin ayaklarına sarıldım. Annem zavallı annem, ne olduğunu bilmiyordu.”(S.19)

Rusların ilk yıktığı Tokal Camisi değildi bu; tarihte binlercesini yıkmıştılar. Tokal Camisi’nin minaresinin  yıkıldığı tarihten tam 385 yıl önce Kazan Hanlığı’nda, Şehrin Sekiz Minareli Şah Kulu Camisi ile birlikte birçok tarihi eser yok edilmişti. Bakın İbrahim Öztürk Bey, bu tarih düşmanlığını şu cümlelerle ne güzel ifade etmiş:

 “Tatar soydaşlarımızın çektiği acılar, gök kubbeyi ağlatacak, çatlatacak cinsten. Kazan Hanlığı, 1552 yılında Rusların işgali, camileri, hanları, kütüphaneleri yakıp yıkmasıyla son bulmuş. Ruslar bunu 'İstanbul'un intikamı' olarak sundu. Şehrin sekiz minareli Şah Kulu Camii'ni yakıp yakınına devasa bir kilise yaptılar. Hanlığın başında o sırada Süyün Bike Hatun vardı. 2 yaşındaki erkek çocuğun büyüyüp işin başına geçmesini bekliyordu. Bu zaafı, düşman affetmedi. İşgal sonrası esir düştü, bilinmez yerlere götürüldü. Daha anne sütü emerken esaretle tanışan yavrusu 20'sine varmadan bir kilisede öldü. 1930'larda Stalin, acıların üstüne tüy dikti. Tatarlar, ipi kopan tesbih taneleri gibi arzın her tarafına savruldu.17

Kazan Hanlığı 1552 yılında tarihi ile birlikte insanları da katledilmişti. Katliam sırası Kırım Hanlığı’nın topraklarında yaşayan Kırım Tatarlarına gelmişti. Sadık Turan’da bu topraklarda yaşayan ipi kopan tespih tanelerinden biri idi. Tokal Camisi’nin  minaresinin yıkılışını bizzat gözleriyle gören ilk şahitlerdendi.

Sadık’ı Tokal Camisi’nin minaresinin yıkılması çok etkilemişti. O günden sonra okula hiç gitmedi. Okuldan ikinci kez soğumuştu. Babası da zorlamadı. Babası ona akşamları “Kuzu Kurpeç”, “Çora Batır” destanları söyledi. Gezintilere çıkardı. Tokal Camisi tarafına ara sıra götürürdü. Sadık oraya gitmek istemezdi. Babası bazen zorla elinden tutarak yürütür ve bahçenin önünde, caminin harabelerini işaret ederek:

“ Bak Sadık, harçlarına atalarımızın alın teri karışmış din ocaklarımız düşmanlarımızın ayakları altında!”18

Sadık ise bu dehşetli manzaraya bakamazdı. Alnından soğuk terler boşanırdı. Göğsünün içinde yüreği bir tokmak gibi vururdu. Kaçmak isterdi, fakat babası bunu anlardı, elini bırakmazdı:

“Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar. Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazdılar. Yüz elli yıldır bizi tüketmeye uğraşıyorlar. Yüz elli yıl! İşte bu yurtta bir avuç Tatar kaldık. Bizi büsbütün yok etmedikçe içleri rahatlamayacak. Biz mahvolduktan sonra bile, bu sefer ruhumuzun önünde titreyecekler. İyi bak bu yıkıntılara! Sen benim evladım olmakla beraber, bu toprağın, bu yıkıntıların bir parçasısın. Seni bu toprak doğurdu. bu toprak besledi. Bil ki yalnız değilsin. Büyük bir milletin zengin geçmişi ve parlak geleceği seninle beraber. Bahçesaray’dan Kaşgar’a varana kadar binlerce minarelerimiz göklere uzanıyor. Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkır, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz. Biz TÜRK-TATARIZ. Bunu senin kalbinin bildiği gibi, her Başkırt, her Kırgız, her Kazak’ın, Kırgız’ın da kalbi bilir. Kalbinin hisleriyle hareket et. Dünyanın boş hırsına kapılma.”19 diye, Sadıkı’ın kulağında küpe kalacak sözleri söyledi.

Bir Tatar babayı bundan daha iyi nasıl nasihat verebilir ki evladına! Her Tatar balası Sadık’ın babasının söylediklerini beyninin en güzel bir köşesine not etsin. Çünkü hepimizin bu güzel duygulara su gibi ekmek gibi ihtiyacımız var.

Sadık’ın babasının söyledikleri yalan değildi. Bakın Kırım’da görev yapmış bir öğretmenimiz Sadık'ın gördüğü harabeleri yetmiş yıl sonra Kırım’da o da görmüş ve şu mısraları yazmış:

 

Mezar taşlarını söküp atmışlar

Bayrağı, sancağı çekip atmışlar,

Kitabı, Kur'an-ı yakıp atmışlar,

Yapmayın diyecek diller yokolmuş...” 20

 

Bu harabereleri ben de 2003 yılında Kırım'a gittiğimde isyan ederek Sadık gibi hüzünle ve “KIZIL GÖZYAŞLARIYLA”  mahzun mahzun seyretmiştim. Çünkü Gözleve'deki Mimar Sinan'ın yaptığı Allah’ın evi olan Camii  Allahsızlık anlamına gelen “Ateistlik Merkezi” yapmışlar. Kırım Tatar Türklerinin efsanevi lideri Cemiloğlu'nun köyündeki Camiyi’ de sinema salonu yapılmış. Bu camilerin tuvaletlerinin kapılarını dahi söküp atmışlar. HANSARAY'IN CAMİİ arkasındaki mezarlık sanki bir savaş alanı gibiydi. Başta Hanların mezar olmak üzere bütün mezar taşları sağda solda yerlerde boynu bükük olarak kendilerini bu zulümden kurtaracak Giray Hanların torunlarını bekliyordular. Kırım'da tarihi camilere ve mezarlara karşı yapılan bu saygısızlıkları gördükçe ben de Sadık gibi, bize bu zülmü reva görenlere isyanım bir kat daha arttı…

Sadık’ın babası ne kadar haklı imiş değil mi? Ne diyordu Babası Sadık’a? Bir kez daha okuyalım:

“Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar. Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazdılar. Yüz elli yıldır bizi tüketmeye uğraşıyorlar. Yüz elli yıl!”

Daha nice yüz yıllar geçse de Kırım’da Kırım Tatar Türkleri’ni hiçbir zaman tüketemeyecekler... Bunu herkes bir yere yazsın. Çünkü bugün Kırım dağlarında yeni meşe fidanlar yetişmeye başladı…

Ayrıca, Kırım dışında binlerce Kırım'a Gönül vermiş;”Savaşın, korkunun, sürgünün çocukları” şu dizelerle haykırıyorlar:

“Kırım kırım kırdınız bizi,

Vagonlara dizdiniz bizi,

Sibirya'ya sürdünüz bizi,

Kırılmadık, yıkılmadık,

Ayaktayız, görün bizi”21

 

____________________________

 

Dipnotlar

 

(* )İngiliz değil Polonyalı olacak. ŞB

(1) Cengiz Dağcı,”Korkunç Yıllar”, Varlık Yayınları, 1956

(2) a.g.e, s.4

(3) a. g.e, s.4-5

(4) a.g.e, s.10

(5) a.g.e, s.10

(6) a.g.e, s.11

(7) a.g.e, s.11

(8) a.g.e, s.12

(9) a.g.e, s.13

(10) a.g.e, s.13

(11) a.g.e, s.14

(12) a.g.e, s.15

(13) a.g.e, s.15

(14) a.g.e, s.16

(15) a.g.e,s.16

(16) a.g.e,s.17

(17) İbrahim Öztürk, Zaman Gazetesi,

(18) a.g.e, s.19

(19) a.g.e, s.19-20

(20) Mahmut Dönmezer, Dertli Şiir Kitabından, Güller Yok olmuş

(21) Şükrü Bilgili’ nin yayımlanmamış şiirlerinden.

 

 

-----------------------------------------------------

KORKUNÇ YILLAR-II

 

Şükrü BİLGİLİ 

 

BAHÇESARAY

“Bahçesaray, Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde bir kent. Kırım Tatarcasında Bağçasaray olarak adlandırılır. (44°45'K - 33°52'D) .

15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Kırım Hanlığı'na başkentlik yapmış Bahçesaray Akmescit'in 32 km güneybatısında, 30 bin nüfuslu bir kasabadır. Kırım Tatarlarının tarihi başkentidir. Kırım'ın tarım havzasında yer alır. Kırım Dağları’nın kuzey ve orta sırtları arasında Çürüksu deresinin vadisinde kuruludur. Adını Kırım Hanı Mengli Giray'ın yaptırdığı hanlık sarayından alır. 

En önemli görülmesi gereken yerleri Hansaray ve adına şiirler yazılan Gözyaşı Çeşmesi

Puşkin "Бахчисарайский фонтан" (Bahçisarayskiy Fontan, yani Bahçesaray Çeşmesi) şiirini bu çeşmeden esinlenerek yazmıştır. Puşkin'in bu meşhur şiiri sayesinde Bahçesaray ismi orjinal haliyle kalmıştır. Kent şu anda tüm dünyada bu haliyle yani Bahçisaray olarak anılmaktadır.

Kırım hanlarının sarayı olan Hansaray, Bahçesaray şehrinde bulunmaktadır. Bahçesaray, 1530 - 1783 yılları arasında Kırım Hanlığı’na başkentlik yapmıştır. Günümüzde saray dünyanın dört bir yanından gelen yılda yaklaşık 200.000 ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Ayrıca güney-doğu Avrupa’da Türk-İslam kültürünün bir abidesi olarak özel bir öneme sahiptir. 

Görenlerin "Tatar El Hamrası" diye nitelendirdiği Hansaray, birbirine bağlı fakat farklı zamanlarda inşa edilmiş binalardan meydana gelen büyük bir komplekstir. Topkapı sarayının küçük ama zarif bir benzeri gibidir.

16. yüzyılın başlarında (1503'te) Kırım Hanı I. Mengli Giray Han döneminde inşasına başlanan Hansaray, müteakip hanlar tarafından da genişletilerek bugünkü ihtişamlı haline kavuşmuştur. Yapımında İran'dan, Anadolu'dan ve İtalya'dan ustalar ile Rus ve Ukraynalı köleler çalışmıştır.

Saray, genel görünüm olarak Osmanlı saraylarından, özellikle de Topkapı Sarayı'ndan belirgin izler taşımaktadır. Bunda İstanbul'da yetişen Kırım Hanlarının geri döndüklerinde İstanbul'da gördüklerini Hansaray'da uygulatmaları etkili olmuştur.

Hansaray'ın hiç şühesiz en meşhur yerlerinin başında Gözyaşı Çeşmesi gelmektedir. Kırım Hanı Kırım Giray Han tarafından, çok sevdiği ve genç yaşta ölen eşi Dilara Bikeç anısına "Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın" diyerek Bahçesaray'lı bir taş ustasına (kimilerine göre İranlı Ömer usta'ya) 1763 yılında bu çeşmeyi yaptırmıştır.

Bazı kaynaklara göre ise; Güçlü Kırım Hanı Kırım Giray hareminde Maria Potocka adında Leh asıllı genç bir bayanı görür görmez âşık olur. Bayan, Kırım hanının aşkına karşılık vermez ve ölür. Giray öylesine üzülür ki, aşkını ifade etmek için en iyi heykel traşına taştan bir ağlayan heykel yapmasını emreder. Ve böylece şiirlere konu olan dillere destan Bahçesaray taş çeşmesi yaratılmış olur.

Yapılış hikayesi ve tarihte bıraktığı izler, bu mütevazi selsebilin ziyaretçilerini derinden etkilemiş ve ününün dört bir yana yayılmasını sağlamıştır. Çeşme yapıldığı tarihten itibaren "Gözyaşı Çeşmesi" olarak anılmıştır. İşte o günden beri çeşmenin su haznesine konulan ve her gün tazelenen sarı ve kırmızı güller, birbirini seven bu iki insanı simgelemektedir.

1822 yılında ünlü Rus şair ve yazar Puşkin, sürgünde iken gezdiği Hansaray'dan ve çeşmenin hikayesinden çok etkilenmiş ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bahçisarayskiy Fontan) adlı eserini kaleme almıştır. Şiir, o dönemde Çarlık Rusya'sında ve Avrupa'da meşhur olmuştur.

Bahçesaray Çeşmesi

Aleksander Sergeyeviç Puşkin

...

Onı şay tez mezarına ne kirsetti?

Bu ümitsiz esirliknin kaygısı mı?


Hastalık mı, yoksa diğer bir illet mi?

Kim bile? O bu dünyanı tez terk etti.


Han sarayı titislenip, boşap kaldı;

Kırım-Giray kene ketti onı taşlap;


Tümen-tümen askerinen yat illerge,

Yat illerge yolga çıktı sefer başlap.


O kene de kasırgalı soguşlarda

Küskünlenip, kanga suvsap at oynata,


Lakin hannın yureginde başka türlü

Duygularnın alevleri gizli yata.


O ekseri kızgınlaşkan uruşlarda

Kılıçını birden siltep, tars toktala


Pek çok vakıt şaytıp taşday katıp kala,

Çevresine şaşkın-şaşkın bakıp tura.


Bir şeyden korkkan kibi benzi ata,

Öz başına söylene ve ara sıra

Köz yaşını toktamadan akıttıra.

...

 

Kimilerine göre, bu şiirden dolayı Kırım'ın tamamında Türkçe (Kırım Tatarca) isimleri Rusça ve Yunanca uydurma isimlerle değiştiren Çarlık idaresi, Bahçesaray isminin değiştirilmesine cesaret edemez. Bu popülarite Hansaray'ın da daha fazla tahrip edilmesini önler... Şimdi bu minnettarlığın bir göstergesi olarak Gözyaşı Çeşmesi'nin yanı başında Puşkin'in de bir büstü yer almaktadır. Çeşme, daha sonraları Boris Asafyev'in aynı adlı bale eserine de ilham kaynağı olmuştur

Adına çeşmeler yapılan, şiirler yazılan Dilara Bikeç'in türbesi Bahçesaray'da Hansaray'ın duvarına bitişiktir. Bazı kaynaklarda Gözyaşı Çeşmesi'nin türbenin duvarına bitişik olarak yapıldığı da belirtilmektedir.”

İşte Nobele aday gösterilmesi gereken Kırımlı Sayın Cengiz Dağcı’nın yazdığı  “Korkunç Yıllar” ramnının Kahramanı Sadık Turtan’ı, babası ,bir gün akşama doğru Hansarayı, Gözyaşı Çeşmesi, Zincirli Medresesi ve Çufut kalesi ile insanı büyüleyen ve daha nice sayamadığımız güzellikleri olan Kırım Hanlarına başkentlik yapmış  tarihi  Bahçesaray’a götürüyor. “Basık evlerin damları üzerine akşamla beraber sonsuz bir ıstırap çöküyor gibiydi. Bazan oradan buradan, kısık ve gamlı bir ses işitiliyordu. Bazı evlerde bir şavk yanıp sönüyordu. Bazısında, sıkıntılı akşam saatlerini ferahlatmak ister gibi , lambalar yanıyordu.” Bahçesaray’ın akşam hayatı önce sakin ve neşesiz görünmüştü Sadık’a. Ama aslında öyle değildi. “Yalnız insanlar değil, hava , gök, sular, evler bile, Çürüksuyun kenarında, hanların mezarlarını bulunan bu toprağın geçmişteki saadetini sessizce dinler gibiydiler.”[1]

Sadık ilk defa Hanlara başkentlik yapmış ve şiirlere konu olmuş güzel Bahçesarayı görüyordu.

Ertesi gün babasını yalnız bırakıp Bahçesarayı tek başına dolaşıyor Sadık. Etrafaki kaleleri geziyor. Çufutkale’nin uçurumlarında kalbinin derinkiliklerini seyrediyor. Hayatında hiçbir zaman kendini bu kadar mesut hissetmiyor. Bahçesaray’da ki bu gezi ona ümit ve kuvvet veriyor, imanını artırıyor. Yavaş yavaş Han sarayına doğru yürüyor. Kemer kapıya yaklaştığı zaman içinde hüzünle karışık bir sevinç duyuyor, içinden “Kaç Geray, kaç ağaç bu kapıdan geçmişti’ diyor. Saray havlusuna giriyor. Renkli camlı, pencereler, kurumuş şadırvanlar, çeşmeler kemerler, harem kuleleri, geçmişin saadetine gömülmüş, uyur gibiydi.

Ben de 2003 yılında gittiğim Kırım’da; Bahçesaray’ın içindeki; hayattan umudunu kesmiş zorla başkalarıyla evlendirilmiş gözü yaşlı, kalbi buruk, boynu bükük nazlı bir gelin gibi mahzun mahzun gelen geçen ziyaretçilere bakan o muhteşem  Hansarayını  içim burkularak gezdim. Ziyaretçilerin içinden Kırım dışından gelen Tatar ballarına “Gelin gelin yanıma sizleri çok özledim”diyordu. Bizleri bağrına basıyordu. Ama  “Göz yaşı Çeşmesi” ise durmadan bu hüzünlü tablo karşısında damla damla gözyaşını durmadan akıtıyordu. Geçmişte yaşadığı o muhteşem günleri arar gibiydi Hansarayı; acaba o ihtişamlı günler gelir miydi? Yine Hanların atlarının nal sesleri bu güzel mekânda duyulur muydu? “Allah’tan umut kesilmez” dedim. Elbet bir gün Giray Hanların torunları kartbabaylarının miras bıraktıkları bu güzel sarayda onlar gibi yağız atların üzerinden nal seslerini şakırdata şakırdata  ve dudaklarında da  “And Etkenmen”  milli marşını söyleye söyle bir resmi  geçit yaparlar...  Ö güzel günleri görürmüyüm bilmem!...

Karşıdaki Hanlar mezarlığına yürüyor.”İşte sarıklı taşlarının altında yatan Geraylar!.. Daha dün yurdu, halkı, şerefi için, İdil’den Tuna kıyılarına kadar, yolları stepleri, düşman cesetleriyle geçilmez hale getiren Geraylar. Şimdi saraylarında yalnız ben varım, bir de belki onların hayaletleri…” diyorlar sanki.  Sarayın arka tarafına yürüyor. Geniş bahçe. Vaktiyle burada mermer hamamlar varmış. Şimdi, bahçe bakımsız, her yapı bir harabe halinde. Vücüduda kafası gibi yorgun düşüyor. Bir akasya ağacının gölgesine uzanıp şanlı tarihini, ulu atalarını düşünmeye başlıyor. Kalemini çıkarıyor, defterini açıyor “ “Söyleyiniz duvarlar” adlı bir şiir yazmak istiyor. Fakat duvarlar ona hiçbir şey söylemiyor. Etrafın ruhanî sessizliğinde gözlerini kapıyor. Derin bir uykuya dalıyor…..

“Uzakta ağaçların yeşillikleri arasından küçük bir ev görüyor. Evin önünde üç ihtiyar oturuyor. Üçünün de saçı sakalı beyaz, yanakları kırmızı, üçü de boylu poslu, sağlam yapılı.” Bu üç ihtiyarın önünde , on iki on üç yaşlarında iki çocuk güreşiyor.  Sadık Turanda kalkıp ihtiyarların yanına gidiyor, o da çocukların güreşini seyrediyor. İhtiyarlar Sadık’ı görüyorlar ama hiç alakadar olmuyorlar. İhtiyarlar, iki çocuğun güreşini büyük bir zevkle taktikler vererek seyrediyorlar. Çocukların biri yıkılıyor. Yıkan çocuk koşarak gidip, üç ihtiyarın önüne oturuyor. Çocuğun “Haydi dede! Va’dini yerine getir “dediğinde, Dede “Evvel zaman içinde” diye söze başlıyor. Sadık Turan’da:”Kalbur saman içinde” diye şaka ederek söze karışıyor. İhtiyar, başını Sadık’a çeviriyor, sert sert bakıyor, fakat ses çıkarmıyor. Kendi aralarında fısıldaştıktan sonra masalına ihtiyar devam ediyor:

AZAMAT’IN OĞLU ARSLAN BEY

“-Azamat’ın oğlu Arslan Bey kızı sevdi, hediyeler gönderdi ve kızı, babasından istetti. Kızın Babası Arslan’a:

-Arslanım! Kızımın saçları ipek, gözleri elma, vücudu fidan. Sen delikanlı, daha evinin eşiğinden atlamadın; kılıcın kılıfından çıkmadı, ben sana kızımı nasıl vereyim? Dedi. Hey, hey! Kızın babasından gelen bu cevap yiğit Arslan’ın canına tak etti. Aynı gün, yiğit Arslan, yurdunu bıraktı, gitti. Dört yıl ne memlekete döndü, ne de bir haber gönderdi. Bu zamanlarda, Bucakta Arslan adlı gayet meşhur bir pehlivan vardı. Fakat bizim Arslan mıydı, yoksa başka bir Arslan mıydı, bilmiyorum. Çünkü Canbulak’ta da, Yedesan’da da, Orda da çok namlı ve meşhur Arslanlar vardı… Nihayet bir akşam üstü, saraya yakın bir kahvede otururken nallarından şimşekler çakan, yıldırım gibi bir atlı, şehre girdi. Bu atlı gösterişli bir pehlivandı. Külâhı, sultan külâhı gibi, elmaslara süslenmişti; kuşağı, mahmuzları, atının üzengisi bile altındandı. Bizim oturduğumuz kahvenin önünde durdu. Yabancı pehlivanı, tepeden tırnağa süzdük. Kimdi acaba? Kimse bilmiyordu.

Atlı pehlivan:

—Tanımadınız, ha! Diye seslendi.

Aramızdan biri:

—Hay Allah’ım! Bu pehlivan, bizim Arslan yahu! diye bağırdı.

Evet, atlı yiğit, Azamat’ın oğlu Arslan’dı. Bucak ordusunda nice kahramanlıklar göstermiş, Lehistan’ın şehirlerini, köylerini yakıp yıkmış… Aldığı esirler sayısızmış, mücevheratı hesapsızmış… Arslan adı, Han topraklarında yaşayanların dilinde destan olmuş, düşman topraklarında yaşayanların kalbinde korku olmuş. Arslan’ın adı sarayda bile anılırmış… Bir akşam kahvede oturmuş, cenkleri hatırlıyorduk. Bizim Arslan da kahvedeydi. İçeriye başında demir tellerden örülmüş bir miğfer, demir eldivenli elinde kılıç, geniş omuzlu, Arslan’dan da boylu, yabancı bir pehlivan girdi. Bu tepeden tırnağa silâhlı pehlivan, kapının yanında durarak, ateşli gözlerini yiğit Arslan’a dikti ve şöyle söyledi:

—Azamat’ın oğlu Arslan Bey! Arslan’dan da zalim bey!

Kahvede hepimiz ayağa kalkmış, yabancı pehlivana bakıyorduk. Pehlivan sözüne devam ederek:

—Yurdumu yaktın, babamın kanını akıttın, kızlarımızı Kefe’de haremlere sattın…

Sonra demir eldivenlerini çıkarıp, Arslan’ın ayakları dibine attı ve:

—Yurdu için ölmeyen var mı bu dünyada, pehlivan? Ya esirlik, ya ölüm? Seç ve çık önüme, hey Arslan! diye bağırdı.

Bizim yiğit Arslan, yabancıyı tanıdı. O, Lehistan pehlivanıydı. Ayaklarının dibindeki demir eldivenleri kılıcıyla iterek Lehistan pehlivanına şöyle bir cevap verdi:

—Yaktım yıktım yurdunu. Sözün doğru, pehlivanım. Üç bin başı esir ettim. Kefe’de sultan haremlerine sattım. Fakat bunları namusluca yaptım. Atlıya karşı at sürdüm, kılıçlıya karşı kılıç çektim, okluya karşı ok attım. Yurdu için ölen pehlivandır, pehlivan! Esir olup namusumu, sülâlemin adını kirletmem. Ölüm olsun! dedi demedi kılıcını çekerek ortaya atıldı.

Biz de iki pehlivanın kavgasını seyredeceğiz diye çok sevindik. Fakat kahvade bulunanlar arasında sarayda hizmet eden biri vardı. Birden yabancıyı tanıdı ve ortaya atılarak:

—Ben bu Lehistanlıyı tanırım. Elçidir o, elçi! Tutun Arslan’ı!... Tutun Arslan’ı diye bağırdı. Kahvedeki öteki pehlivanlar, Arslan’ı tuttular. Arslan Bey:

—Bırakın beni’ Allah aşkına bırakın beni! diye yalvardıysa da kahvedeki saçı sakalı ağarmış pehlivanlardan biri:

—Dur Arslan, ne yapıyorsun? Han toprağında elçiye silâh çekilir mi? dedi.

Arslan:

—Beni çağıran şu pehlivan değil miydi, ağalar? Önüme çıkmayın! Namusa sığar mı bu ağalar? diye direndi.

Yaşlı pehlivanlar:

—Evet, yiğit Arslan, hakkın var, seni çağıran o pehlivandı. Fakat elçiye silâh çektiğin duyulursa yarın Ulu Han’ın emriyle kafan kesilip gâvur kafası gibi kazığa takılmaz mı? dediler

Arslan ise:

—Namusum kirleneceğine varsın kafam kazığa takılsın, cevabını verdi; fakat ağalar Arslan’ı bırakmadılar. Elçide         kahvede bulunanlar tarafından tanındığının farkına varınca Bahçesaray’da bir daha görünmedi.

Arslan Bey sarardı soldu. Namusum kirlendi, diye kimsenin yüzüne bakamıyordu artık. Arkadaşları:

—Sabret Arslan. Sabır acıdır ama meyvası tatlıdır, diye Lehistan pehlivanını Arslan’a unutturmak istediler. Fakat yiğit Arslan unutmadı... Nişanlısını unuttu, Lehistan’ın pehlivanını unutmadı. Namusum, namusum, diye ağlardı. Baktılar ki olacak gibi değil, o akşam kahvede bulunan ağalar Kalkay’ın yanına gidip, yiğit Arslan’ın halini anlattılar. Kalgay:

—Evet, evet, Arslan, korku bilmez bir yiğittir, fakat hanlık topraklarında elçiye dokunursa kafası kesilir ve gâvur kafası gibi kazığa takılır, dedi. İlk fırsatta ulu Han’a anlatmaya vaat etti. Günün birinde de olanı biteni ulu Han’a anlattı. Ulu Han, Kalgay’dan, Arslan’ın Lehistyan elçisine silâh çektiğini öğrenince çok kızdı ve derhal kafasının kesilmesi için emir verdi. Kalgay, Han’ın ayaklarına kapanarak yalvardı:

—Dinle, Han’ım, yiğit kabahatsiz… Arslan’ı elçi çağırdı. Azamat’ın oğlu yiğit Arslan, Bucakta eşsiz Arslan, namusu uğruna kılıç çekti. Kahvedeki ağalar yabancı pehlivanın elçi olduğunu anlayınca, elçi Bahçesaray’dan kayboldu. Şimdi senin topraklarında mı, yoksa kendi memleketinde mi kimse bilmiyor. Fakat yiğit Arslan derdinden ölüyor.

Ulu Tanrımız çok merhametliydi.

—Kendisine izin vereyim. Gitsin arasın bulsun. Güreşsin, ne isterse onu yapsın. Fakat benim topraklarımda elçiye el kaldırırsa kafasını kestiririm, vücudunu itlere yediririm, ecdadını lânetlerim, dedi.

Azamat’ın oğlu Arslan Bey bunu duyunca çok sevindi. İzin çıktığı gün memleketi terk etti gitti. İki yıl, düşman topraklarında, dolaşmadık şehir, köy bırakmadı. Lehistan pehlivanını hiçbir yerde bulamadı. Günün birinde, pehlivanın Dinyeper Kazaklarının elinde esir bulunduğunu duyarak Dinyeper’e giti. Pehlivanın Kazaklardın elinden esir olduğu doğruydu. Kazaklar, pehlivanın, zengin ve meşhur Arslan tarafından araştırıldığını öğrenince, karşılığında ağırlığınca altın istediler. Fakat namusu uğruna güreşecek yiğit için altının ne kıymeti var? Arslan Bey, istenileni verdi ve esiri teslim aldığı gün, ona:

—Bak yiğit, ben seni satın aldım. Ama sen benim esirim değilsin. Seni azat ediyorum. Yalnız, Han’lık topraklarında olmamak şartıyla bir meydan seç, orada tutuşalım; zira sen beni mademki güreşe çağırdın, mutlaka güreşmemiz lâzım, dedi.

Lehistanlı pehlivan ise:

—Azamat’ın oğlu Arslan Bey, Bucak ordusunda eşsiz bey! Arsız Kazakların elinden sen beni kurtardın. Bırak, senin kulun olayım. Eğer bunu lâyık görürsen, seninle değil, senin uğrunda güreşeyim, senin için öleyim, diye cevap verdi. Lehistanlı’nın bu cevabından sonra ikisi ahbap olarak Kırım’a geri döndüler. Arslan bey kızla evlendi. Lehistanlı pehlivan da az zaman sonra Müslümanlığı kabul etti ve Han ordusunun sadık bir eri oldu.”

TATARIM; ANAM TATAR, BABAM TATAR , SOYUM SOPUM HEP TATAR

Dede, hikâyesini bitirdikten sonra Sadık’a:

—Sen kimsin? Ne yapmaya geldin buraya?  Diyor.

—Bahçesaray’a gelmiştim, Han sarayını görmek istedim, diye cevap veriyor. Dede bir soru daha soruyor:

—Tatar mısın?

Sadık Turan dedenin bu sorusuna karşılık gururla ve sevinçle şöyle cevap veriyor:

—Tatarım. Anam Tatar, Babam Tatar, soyum sopum hep Tatar.

Dede Sadık’ın verdiği bu cevaba sevinmiş olmalı ki “Gel sana Bahçesaray’ı göstereyim” diyor. Dede önde Sadık arkada olmak üzere yürümeye başlıyorlar. Vahşi ve karanlık bir ormanın içinden ayaklarına, ellerine sarılan dikenleri çalıları kıra kıra ilerliyorlar. Bir ırmaktan geçiyorlar. Zaman zaman dede bir kaybolup tekrar ortaya çıkıyor. Dedenin kaybolduğunda Sadık korkuyor ve avazı çıktığı kadar “ Dede-e-e! Dede-e-e “ diye, bağırıyor. Dede bu bağırmadan sonra önünde canlı bir heykel gibi dikiliyor. Dizlerinden kanlar aka aka doğrularak Dedeye bağırıyor:

—Öldür beni, zalim insan! Öldür beni! Öldür de kurtulayım..

Dede bu sözlere kızıyor. Elindeki değnekle Sadık’ın göğsünü iterek:

—Git de öl! Öl! Kahpe evlâdı. Sen yaşamak için doğmadın; ölmek için doğdun… Git de öl!..Senin yüzünden binlerce kişi ölecek. Senin bastığın topraklarda binlerce ananın, binlerce çocuğun gözyaşlarıyla ıslanacak, feryatlarıyla inleyecek... Git de öl, diye sağ taraftaki binlerce insan kemiği ve kafatasının karıştığı, kemikler arasında zehirli yılanların çöreklendiği ve güneşlendiği derin ölüm çukurunu gösteriyor.

Sadık, gördüğü bu korkunç manzara karşısında “ Ben ölmek istemiyorum, affet beni,” Dede diye ayaklarına kapanıp yalvarıyor.

“-Yaşamak için doğdum, yaşamak için doğdum” diye, tekrar Dedenin arkasına takılıyor ve dedeye de bir daha “Nereye gidiyoruz ?” diye de hiç soru sormuyor.

Dede Sadık Turanı bir dağın eteklerinden “Geldik oğlum, aşağıya bak, Bahçesaray uykudan uyanıyor” diyor.

Sadık dağdan eğilip aşağıya bakıyor. Gördüğü şehir normal sıradan bir şehir değildi; sanki bir masal şehri idi. Dedeye bu güzel şehrin adını soruyor. Dede burası “Bahçesaray” dediğinde Sadık Turan “Bense burayı cennet sanmıştım” diye cevap veriyor. Daha sonra uzak ufuklardan toz duma katarak, şehre yaklaşan on atlı görünüyor. Dede bu atların Kazan’dan geldiğini, Rusların Kazan’a saldırdığını, Kazan Hanı Bikes’in yardım istediğini söylüyor. Davullar gümbürdüyor, zurnalar çalıyor. Han sarayından Ulu Han’ın kılıcını çekerek arkasından gelen askerleriyle Kuzeye doğru yola çıkıyor.

Sadık Turan:

—Bu yavuz askerler nereye gidiyor, dede? diye soruyor.

—Kuzeye,

—Geri dönecekler mi, dede? diye tekrar soruyor Sadık.

—Dönmediler… diyor dede ve dedenin kirpikleri arasında toplanan gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru akıyor…

Sadık Turan’ın, Hansarayı’na giren Rus askerlerinin demir nalçalı çizmelerin seslerini duyuyor. Gözlerini açıyor, ağırlaşmış başını kaldırıyor... Gördüklerinin bir rüya olup olmadığına başta karar veremiyor. Karşısında Rus askerlerini görüyor.

Gördüğünün bir rüya olduğunu işte o zaman anlıyor… 

 

Dipnotlar:
(1) Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, Varlık Yayınları, 1956

(2) Bahçesaray ile ilgili bilgilerin tamamı www.vatankirim.net sitesinden alınmıştır.

(3) a.g.e. s.20

(4) a.g.e. s.20

(5) a.g.e. s.21

(6) a.g.e. s.21

(7) a.g.e. s.22-25

 

 

 

KORKUNÇ YILLAR-III

 

 

Şükrü BİLGİLİ 

 

 

                        “TİLİMİZ COYULMASIN!...”

“Korkunç Yıllar-I”de “Kırım Davası ile yeni tanışan genç kardeşlerimizin, bu yazım sayesinde roman hakkında bayağı bir bilgi sahibi olacaklarını; ayrıca, Sayın Cengiz Dağcı Bey’in ‘Korkunç Yıllar’ (*) romanını bugüne kadar okumayanların, kitapçılara koşacaklarını ve bu güzel kitabı satın alacaklarını, zaman kaybetmeden benim gibi bir solukta, zevkle içlerine sindire sindire okuyacaklarını, düşünüyorum.”  demiştim.

Acaba, bugüne kadar kaç kişi bu güzel romanı aldı, okudu, balalarına okuttu? Bunu bilmiyorum.

Roman kahramanı Sadık Turan da 3 Nisan 1946 yılında Roma’da yazdığı hatıraları tekrar okuyor ve “Bunları kim merak edecek? Hiç kimse! Hiç kimse bunları okumayacak. Kimse bu yazıları merak etmeyecek; bunu iyi biliyorum. Yazar değilim. Yazılarımda kimseyi alâkadar etmeyecek bir hakikat var. O hakikat yalnız benim içimde” diyor.

Şimdi sizlere soruyorum: Sadık Turan gerçekten söylediklerinde haklı mı?  Bugün damarlarında bir damla dahi Kırım Tatar kanı taşıyan biri, Sadık Turan’ın yazdığı hakikatleri okuduktan sonra, Kırım’da Kırım Tatar Türklerine yapılan soykırıma duyarsız kalabilir mi?

Sadık Turan’ın içinde sakladığı hakikatleri öğrenmek istemez mi?

Yazdıklarını okumak istemez mi?

Tek kelime ile gerçek bir Tatar ise ister. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nda Kırım Tatar Türklerine reva görülen zulmü, işkenceyi tarihi yazılı bir belge olarak “Korkunç Yıllar” romanı ile bizlerin gözleri önüne seren ve halen İngiltere’de sade bir hayat yaşayan seksen yedi yaşındaki Kırımlı Sayın Cengiz Dağcı yazarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Yazarımıza Yüce Yaradanımdan daha nice sağlıklı ve sıhhatli ömürler diliyorum.

İyi ki o acı hatıraları yazmış. Yoksa bizler bu zulmü kimden öğrenecektik.

Sadık Turan’a kulak verelim, bakın ne diyor:

“Ölmüş kahramanların heykellerini ölüler değil, yaşayanlar yükseltirler. Onların ruhlarını içimden çıkarıp bir heykel haline getirmek için ben hayatta kalmalıyım. Onlar arkalarında güzel izler bırakıp gittiler. Ben bugün hayattan kopmuşum. Onların izlerinden, kendimden, insanlardan, dünyadan korkuyorum. Ben yaşamıyorum: Yaşamak için savaşıyorum. Önümde yalnız karanlık ve korku var. Ben ilerleyemiyorum. Önümdeki hayatı göremediğimden daima geriye bakıyorum. Belki bana yardıma gelir. Belki bana kim olduğumu söyler, ileriki hayatın sırlarını açıklar; belki bir gün geçmişim gelir de beni yılların kanlı faciaları arasından geçirdiği gibi, bugün de zayıf, düşkün vücudumu ve ruhumu, önümdeki kara günlerden atlatarak selâmete ulaştırır.”

Sadık Turan, Roma’da yaşadığı o yıllarda hastalanır. Doktora gider. Doktor ona “konuşmalarımızın yardımı dokunur, bir gün korkularını unutursun.” diyor. O ise “.beni şimdiye kadar yaşatan doktor değil, hatıralarım” diyerek, hatıralarını kaldığı yerden yazmaya devam ediyor.

                                      -o-

Sadık Turan, 1938 yılının sonbaharında eski kümese benzeyen evlerinden çıkıp Kazasker sokağına taşınıyorlar. Durumları günden güne düzeliyor. Babası iyi para kazanıyor. Kardeşi Bekir’de babasının yanında sanat öğreniyor. Kendisi de “Yañı Dünya” gazetesinde iş buluyor. Yeni taşındıkları evin içini dışını temizliyorlar, bahçe yapıyorlar, kapıları boyuyorlar. Yeni evleri gül gibi bir ev oluyor. Çoğu gün gözleri yaşlı gördüğü annesinin yüzü bu güzel evde gülmeye başlıyor.

Yirmi yıldır Bolşevik zulmünden perişan olmuşlardı. Bu yüzden, davalarını bir kenara bırakmış, günlük işlerle uğraşıyorlardı, ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Toplu sürgünler durmuştu. Yalnız milletin arasından çıkan bilgili tanınmış doktorlar, profesörler, şairler, köşede, bucakta gizli kalmış hocalar, imamlar, milletin esirliğini kendi namus ve vicdanına sığdıramayıp ah çekenler; bazen da rakı içip içini boşaltanlar ansızın kayboluyordu; bu insanların nereye götürüldüğünü hiçbir kimse bilmiyordu; geri dönen de hemen hemen yok gibiydi.

Geride kalan halk da o ana yurdu her şeyden, kendinden bile çok seviyordu. Her şeyleri elinden alınmıştı; bağları, bahçeleri. O mazlum halk, ”Mahsulünü, meyvesini toplayıp hükümete teslim ederdi. Sonra gidip kooperatif kapılarında, bir kilo buğday içinde nöbete girer, gece yarılarına kadar beklerdi. Elinden alınmış tarlasında, bağında, bahçesinde iki büklüm çalışırken atalar toprağına döktüğü gözyaşlarını yalnız kendisi bilirdi. Kimseye belli etmezdi. çünkü o toprak, o yurt onundu.”   

Sadık, yeni evlerine taşındıktan sonra arkadaşı Süleyman ve ailesiyle komşu oluyorlar. Sadık Turan doktor,  Süleyman ise subay okuluna gitmek istiyordu. Sadık’ın babası ise bu kararı kendisine bırakıyor. Süleyman’ın birlikte subay okulunu gitme ısrarını Sadık reddediyor. Kışa girdiklerinde aynı gün iki arkadaş askere çağrılıyor ve birlikte celbi aldıkları aynı gün, Akmescit’e bir askeri birliğe gidiyorlar. Sıraya giriyorlar. İvan Aleksandroviç Şişkof adında bir Rus subayı, Sadık’la arkadaşı Süleyman’ı muayene edildikten sonra odasına alıyor ve şunları söylüyor:

 “Arkadaşlar, kızılordu saflarına çağrıldınız. Elimdeki rapordan öğrendiğime göre, içinizde okumuş gençlersiniz. Sovyetler Birliği, sizin gibi aydın gençlere geniş ilerleme imkânları açıyor. Size orta kumanda mektebinde okumak ve bilginizi artırmak imkânını veriyoruz. Sizlere verdiği bu fırsattan azamî derecede istifade edeceğinize ve vatana yararlı evlâtlar olacağınızdan eminim.”

Sadık, Şikof’un kendilerine söylediklerini aynı gün akşamı babasına söylüyor. Babası Şikof’a red cevabı vermenin çok hatalı olacağını tasdik ediyor. Süleyman zaten subay okuluna gitmek istediğinden, subaylıkta iyi ve sağlam bir gelecek görüyordu. Nihayet, orta kumandan okuluna girmeye karar veriyorlar.

1938 yılının kışı, Tatar delikanlısı iki arkadaş Sadık ve Süleyman, Odesa orta kumanda okulunda okumaya başlıyor. Talim ve savaş teorilerinden çok siyasi eğitim dersleri gösteriliyor. Özellikle Şişkof Tatar delikanlılara saatlerce Marksizm öğretiyor; Batı kapitalizmin çürüklüğünü, bütün dünyada ezilen proleterlerin Sovyetler Birliği’nden, Kızıl ordu’dan kurtuluş beklediklerini anlatıyordu. Yapılan bu eğitimin amacı ise gayet açıktı: Tatar ballarının kalplerindeki bütün hisleri söndürmek, beyinlerine girip bütün düşüncelerine sahip olmaktı. Kendilerine uygun kurşun asker yetiştirmenin sevdasındaydılar.

1940 yılının dokuz Ağustos günü Odesa Orta Kumandan Okulu’ndan teğmen rütbesiyle mezun oldu Sadık Turan. Bir hafta sonra 57’nci tümenin 94’üncü taburu ikinci bölük kumandanlığına tayin oldu. Arkadaşı Süleyman Aziz de, aynı taburun üçüncü bölük kumandanlığına getirildi. Krasnoye savunmasına kadar beraber bulundular.

1941 yılının baharı. Akkerman yakınlarında bir kampta kalıyorlar. Yurttan ayrılalı iki yıl oluyor. Anasını, babasını ve kardeşini görmek için izin istiyor, verilmiyor.

İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Her gece iki bazen üç alarm işaretleri veriliyor. Tankları ormana, ovalara sürüyorlar. Köylülerin tarlaları, ekinleri çiğnendiğinden köylüler Rus askerlerine dost gözüyle bakmıyorlar.

Zaman zaman kardeşi Bekir’in yazdığı mektuplar ve gönderdiği gazeteleri alıyor. Okuyor. Bekir’in mektubunda “ “Yaş Kuvvet” ve “Yañı Dünya” gazetelerinin adları değiştirildi, birinin adı “Komsomolest” öbürü de “Kızıl Kırım” oldu. Gazete adlarıyla beraber harflerde değiştirildi. Tatar mekteplerinde ve gazetelerde, Lâtin harfleri yerine Kızıl harfler kullanılmaya başlandı.” cümlelerini okuyan Sadık beyninden vurulmuşa dönüyor. Başı dönüyor, gözleri kararıyor. Gazeteler ellerinde, ordugâhın bir ucundan öbür ucuna koşarak “Katiller! Katiller! diye “ bağırmak istiyor. Kendini zor tutuyor, bağıramıyor. Yavaş yavaş yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla nihayet sakinleşiyor. Fakat duramıyor, yine gazetelere bakıyor.

 “Hep Tatar sözleri, Tatar kelimeleri Rus harfleriyle yazılmış… O harflere baktıkça, kendi dilimden; annelerimizin, mini mini yavrularına söylemek için kullandıkları o tatlı dilden nefret ediyorum âdeta. O yazılar öyle çirkin, öyle kaba ki!... Neden bilmem bir çocuğun sınıfta karatahtaya Rus harfleriyle Tatarca yazan elini görür gibiyim. Küçük bir el; vücut, kafa göz yok; yalnız zayıf bir el gözlerimin önünden gitmiyor. Ağlamak, hayır gülmek istiyorum. Mektuplarında babama, bana eski destanlarımızdan bana, ‘Siyer-i Nebi’ yi, ‘Çora Batır’ı bu harflerle mi gönderecek” diye, isyan ediyor Sadık Turan.

Bu Turan’ın ikinci isyanı idi. Birinci isyanı Ruslar tarafından Tokal Camisi’nin minaresinin yıkılırken yapmıştı. Mabetlerini yıkmışlardı çocukluk yıllarında. Şimdi ise harfleri yıkmışlardı; Tatarca kelimeler Rus harfleriyle yazılmaya başlanmıştı. İkinci isyanı da bunaydı. Siz olsanız isyan etmez misiniz? Daha nelerin yıkılacağından habersizdi Sadık Turan. Onu da ileriki yıllarda çaresizlik içinde birer birer görecek ve yaşayacaktı.

Sadık Turan Ruslar için cephede savaşmaya hazırlanırken, Ruslar Kırım’da onun, anasının, babasının ve ecdadının konuştuğu dilinin harflerini değiştiriyordu.

Ne acı bir tablo değil mi?

Siz Sadık Turan’ın yerinde olsanız; isyan etmeyip ne yapardınız? Üzülerek ifade edeyim ki altmış sekiz yıl geçmesine rağmen şu anda bile Kırım Tatar Türklerinin Kırım’da çıkardıkları birçok gazete ve dergiler halen Rus harfleriyle çıkıyor.

Şimdi Sadık Turan’ın yerine bizlerin isyan etmesi gerekmiyor mu?

 “Artık ağlamıyorum. Biliyorum ki Tatar oğlu, bu gazeteleri okumayacak. “ diyor ve devam ediyor Sadık Turan: “Biliyorum ki düşmanlarımız bizden korkuyorlar. Bizi böyle hayâsızca Ruslaştırmak istiyorlar. Çünkü bizden korkuyorlar. Gazetelere iftiharla bakıyorum. Şimdi Mesudum. Düşman üniforması içinde vücudum çelik gibi sağlam.”

İşte buna iman denir, inanç denir, kendine güven denir.

İşte bu duygu her Tatar balasında olduğundan, camilerimizin minarelerini yıksalar da, kalbimizdeki imanı ve vatan sevgisini yıkamadılar…. Okuyup yazdığımız o güzelim Tatarca dilinin harflerini de değiştirseler de bizleri yok edemediler; asla ve asla da yok edemeyecekler.

Arkadaşı Süleyman Sadık’ın çadırına geliyor. Süleyman “Hâlâ gazetemi okuyorsun “ diyor.  Sadık:

 “Evet… Al sen de oku” diyor. Gazeteleri Süleyman’ın önüne atıyor. Süleyman okumak istiyor okuyamıyor. Yazılara hayretle bakıyor.

 “E. ne düşünüyorsun? “ diye fikrini soruyor. Süleyman:

“Ne diyeyim, Nasıl münasipse öyle yazılır. Biz askeriz. Hem bundan sonra, yazıları kalemle değil, süngüyle yazacağız… Alman ordusu Polonya sınırında.”

Süleyman sözünü bitirmeden Sadık yataktan fırlıyor, yerde yatan gazeteleri toplayıp onun burnuna sokuyor:

 “Sen bana üniforma giyip caka satmayı, kadınlara selam vermeyi öğret, sen bunları iyi bilirsin. Fakat ne benim ne de başka birilerinin millî duygularına dokunma” diyor. Aralarında karşılıklı konuşmalar başlıyor.

Sadık Turan bağıra bağıra Süleyman’a şunları söylüyor:

“… Yarın, Türkiye ile Rusya arasında bir harp çıkacak olsa, belki Türklere kurşunda sıkacaksın… Bu yazıları görmüyor musun? Her yerde: Ordu evlerimizde, sokaklarda, adım başında, bizi vatan sevgisiyle, vatan aşkıyla besliyorlar… Dünyada biricik hür ve serbest vatan bu ha… Şu gazetelere bak. Senin dilin, benim dilim. Atalarımızın, dedelerimizin dili. Bir milletin varlığı, dili ve yurdu ile belli olur, öyle mi? Yüz elli yıldır, eski çarlık idaresi, bizi cennet yurdumuzdan sürdü, astı, kesti. Bugünkü kızıl Rus idaresi de, şuracıkta bir avuç Tatar’ın canlı dilini kesiyor…” 

Süleyman’da bu sözler karşısında:

 “Belki hakkın var… Fakat ben sana asker olduğumuzu böyle şeylerle alıp vereceğimizin olmadığını söylemek istedim. Bu gibi şeyler için âlimler var. Onlar düşünsünler” diyor.  Sadık hiddetleniyor:

 “Yoook Süleyman! Benim gibi düşünen âlimin başına neler geleceğini sen iyi bilirsin. Sonra dil, yalnız âlimin dili değildir. Herkesin dilidir. Çobanın, köylünün, bütün milletin… Herkesin.”

Evet, Sadık doğru söylüyordu dil herkesindi. Dil sadece âlimin olur muydu? Sadık bunu ispatlamak için Süleyman’ın bölüğünde nöbet tutan Kırımlı Kerim’in yanına parolasız varmayı ve onunla Tatarca konuşacağını söyleyerek bir aylığına iddiaya giriyor. Süleyman bu teklife gülüyor: “ Ya sana ateş edecek olurlarsa” diyor. Sadık cevap vermiyor bu soruya. Çadırdan çıkarak tank meydanına doğru yürüyor. Süleyman ne olur ne olmaz diye Sadık’ın peşinden koşuyor ve kulağına fısıldıyor:

 “Bu gece parola, Don. Unutma, parola, Don. Don Vazgeç Sadık gitme “ diyor. Sadık, Süleyman’ı kenara itiyor, kamptan çıkıyor. Kerim’in nerede olduğunu kati olarak bilmiyor. Karalamadan ilerliyor. Kerim değil de başka biri çıkarsa. Kalbine yavaş yavaş bir korku giriyor. Alnında soğuk ter damlaları hissediyor. Elleri titriyor, dizleri tutmuyor. Fakat geri dönmek Süleyman’a korkaklığını belli etmek olacak. Korkaklığını kimseye belli etmek istemiyor. Bizi birbirimize bağlayan kuvvetin vatan sevgisi ve lisan olduğunu Süleyman’a ısbat etmek için kamptan çıkıp buraya gelmişti. Gece zifir karanlık, sessiz, korkunç. Etrafta gizli nöbetçilerin yaklaştığını hissediyor. Şimdi ansızın bir ses “Parola “ diye bağırsa “Kerimin sesi olduğunu nerde bileceğim” diye tereddüt ediyor. “Bağıran beklide bir Rus olacak” diyor. Yere yatıp sürüne sürüne geri kampa dönmek istiyor. Dua ediyor. “Allah’ım beni koru “diye biraz daha ilerliyor. Ansızın, sessizce gecenin kara perdesini bir ses yırtıyor:

 “Stoy’ Parol” (Dur Parola.)

Arkasından, göz açıp kapamaya vakit kalmadan bir şarjör şakırtısı.

 “Kardaş! Sen kimsin? Vatandaşını mı öldürecen?”

Ses yok. Bekliyor. Rus’sa kurşun sıkacak. Kerim’se… Dilinin ucunda “Don” kelimesi var, fakat söylemiyor. Karanlıkta, hafif, fakat keskin bir ses:

 “Ulan kimsin? Yakına gel bakayım…”

Yanına yaklaşıyor. Kara bir insan gölgesi Sadık'ı başından ayaklarına kadar süzüyor.

 “Bereket versin Tatarca cevap verdin. Teğmen arkadaş. Vallahi az kalsın ateş edecektim. Uğurlar olsun, ne tarafa böyle.”

 “Gezintiye çıkmıştım… Kerim sen misin? “ diyor, Sadık.

 “Benim parolayı bilmiyor musun?”

 “Hayır.”

Kulağına eğilerek:

 “Don “diye fısıldıyor.

Sonra, başını sağa sola çeviriyor. Gözlerini karanlıklara dikerek etrafı kurt köpeği gibi dinliyor:

 “Ayak sesleri var… Biri geliyor.”

Dinlemekte devam ediyor. Birden bağırıyor:

 “Stoy’Parol!”

 “Don.”

Karşılarında karanlıklardan çıkmış biri, Süleyman duruyor:

“Parolaya cevap almadan, teğmeni niçin bıraktın?” diye soruyor.

Kerim susuyor. Süleyman sert ve emredici bir sesle tekrar:

 “Niçin? Emri bilmiyor musun?” diye soruyor

 “Müslüman’ca konuştu Süleyman ağa. Ateş edemezdim ya.”

Süleyman’a tarihi bir cevap veriyor Kırım Tatarlarından Kerim.

Sadık iddiayı kazanıyor. Çünkü “ Toplumları millet haline getiren en önemli unsur dildir. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu gibi, insan topluluklarının bir yığın ve kitle olmaktan kurtaran, aralarında "duygu ve düşünce birliği" olan bir cemiyet yani 'millet' haline getiren en önemli kültürel değerdir. Ayrıca dil, kültürün temeli olduğu gibi taşıyıcısıdır da... Dili yok ettiğiniz takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. ” (**)

Bu yüzden içimizden çıkmış Gaspıralı İsmail Bey önce “Dilde birlik” demiş, sonra da “Fikirde birlik” ve “İşte birlik” ilkelerini ilave etmiş.

Serkan Sava Kardeşimiz de 25 Ocak 2008 tarihli kirim@yahoogroups’a gönderdiği haberde  acı bir gerçeği bizlerle paylaşıyor. Haberi okuyalım:

“Bir dilin kullanımı daha yeryüzünden silindi. Ukrayna'nın Kırım bölgesinde küçük bir grubun kullandığı Kırım Tatarca, bu dili konuşabilen son kişinin ölmesiyle tarihe karıştı. BBC’nin internet sitesinde çıkan habere göre, Kırım Tatarca dilini kullanan son yerli Asan Rustemov, 89 yaşında Bahçesaray’ daki evinde yaşamını yitirdi.”

Bugün, gerek Kırım topraklarında gerekse Kırım dışında yaşayan “Savaşın, korkunun, sürgünün çocukları” olan bizler; yani Kırım Tatar Türkleri:

“Dilde, fikirde, işte birlik” sözleri ışığında;

-Kırım Tatarca diline gereken önemi veriyor muyuz?

-Bu dili konuşabiliyor muyuz?

-Balamızga çagamızga öğretiyor muyuz?

Allah için bir düşünelim!....

Kelin hep beraber bu tilge sahip çıkalım.

Bır kün Bahçesaraylı Aslan Rüstemoğlu kibi bizler de coyulup ketecekmiz.

Hiç bomasa; anaylarımızdan üyrendiğimiz ANA TİLİMİZ KIRIM TATARCASINI, BALALARIMIZGA-ÇAGALARIMIZGA üyretelim...

 “TİLİMİZ COYULMASIN!.... “

Savlukman kalınız....

                                           

(*) Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, Varlık Yayınları, 1956

(**) Ali Tuncer BULUT,  TÜRK DİLİ, TÜRK MİLLETİNİN KALBİDİR, BEYNİDİR, http://www.tekizoglu.com/

 

 

 

KORKUNÇ YILLAR (IV)

 

Şükrü BİLGİLİ 

 

 UMUTLA BEKLİYORUM

 

Umutla bekliyorum,

Bir gün doğacak güneş tepelerden.

Uyanacak Kırım Tatarları,

Kurtulacak gecelerden.

 

Meyveye soyunacak ağaçlar,

Başaklar bire bin verecek.

Her sabah pencere önüne konan kuşlar,

Mutluluk türküsü söyleyecek.

 

Bir çocuk sevinciyle çarpacak yürekler,

Analar artık ağlamayacaklar.

Dile gelecek yıllardır sakladığımız dilekler,

Yolcular, yollarda kalmayacaklar.

 

Umutla bekliyorum,

Bir gün doğacak güneş tepelerden.

Uyanacak Kırım Tatarları,

Kurtulacak gecelerden.

 

Durdu ŞAHİN

Anadolu’nun güzel, şirin bir ilçesi Alaca’da doğmuş ve halen doğduğu ilçede öğrencilerine kendi dillerini, kültürlerini bıkmadan usanmadan öğreten;Alaca ilçemizde kültürel faaliyetlerde öncülük yapan; benim gözümde bir alperen olan; arkadaşım, gönüldaşım, kardaşım, Şair, Yazar Durdu Şahin, “Karanlık gecelerden kurtulmak” için “Tepelerin arkasından doğacak Güneş”i ve “Güneşle birlikte uyanacak insanlığı”, “Umutla bekliyorum” diyor.

Bu güzel dörtlüğün “Uyanacak insanlık” mısrasını, kendisinden izin alarak “Uyanacak Kırım Tatarları” olarak değiştirdim. Çünkü ben de yüz yıllardır zulmü yaşamış hâlâ kendi vatanında ikinci değil, üçüncü sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulan ve bugüne kadar da hep “karanlık gecelere mahkûm” edilen gözü yaşlı, kalbi yaslı, boynu bükük Kırım Tatar Milletine, tepelerden değil yalçın kayaların arkasından doğacak ve onları kendi öz benliklerine kavuşturacak “Özgürlük Güneşi” ni umutla dört gözle bekliyorum.

Bir fırtına kopmuştu bin yedi yüz seksen üç yıllarında, Kırım semalarında. Durmadı fırtına. Ardı ardına şiddetini artırarak devam etti yüz yıllardır. 18 Mayıs 1944’deki esen sadece bir fırtına değildi, bir kasırga idi, sildi süpürdü her yeri. Kalplerinde bir damla bile acıma duygusu taşımayan ruhsuz insanlar tarafından çelik, çocuk, yaşlı, genç, kadın, kız, kızan, sağlam, özürlü demeden; benim asil milletimi sürdüler, kilometrelerce uzaklıktaki bilinmeyen diyarlara...

Bu fırtınaların önünde nice yaprak misali Kırım Tatar Türkleri savruldu, dünyanın dört bir yanına. Kimileri benim kartbabaylarım kartanaylarım gibi “Ak Topraklara” düştü, bu topraklarda kök saldılar; kimileri Özbekistan’da “kaçkın” damgasıyla horlandılar, hakarete uğradılar; kimileri Sibirya da soğuktan dondu, kimileri şurada kimileri burada isimsiz kahramanlar olarak toprak oldu, yok oldu.

Bir felaket yaşandı, bir tufan koptu Cennet Vatan Kırım’da. Cennet olan bağlar, bahçeler viran oldu. Cehenneme döndü dağlar, taşlar; çokraklarda, ırmaklarda su yerine kan ve irin aktı. Karanlık gecelerde melekler değil şeytanlar dolaştı. Kırım’da bir Kırım Tatar fidanı dahi bırakmadı, bu fırtına, bu tufan,  bu kasırga.

Başka başka diyarlarda yeniden yeşerdi, savrulan yapraklar, fidanlar, solmadılar, ölmediler, kurumadılar; umutla büyüdüler, umutla yaşadılar, umutla birer birer döndüler atalarının at oynattıkları, cenk ettikleri güzel Kırım ovalarına.  

Günlerden Bir Mayıs.

Yıl 1946.

Yer Roma.

Kırım nere? Roma nere?

Benim beklediğim gibi kendi topraklarından çok uzaklarda bir yaprak misali savrulan, Vatanı Kırım’a özlem duyan İkinci Dünya Savaşı’nda önce “Kızıl Yıldızlı” sonra da “Gamalı Haçlı” Subay elbisesi altında savaşmak zorunda kalan ve ölümlerden ölümü yaşayan Roma sokaklarında yapa yalnız kalmış bir Kırım Tatar Türkü Sadık Turan’da umutla değil; korku ile bekliyor.

Gelin Sadık Turan’a kulak verelim.

”Harp yıllarında ölümün, gözlerimin içine gözlerini diktiği günler bile, ben daha mesuttum. Şimdi bana ne oluyor? Niçin sokaklar arasındaki insanların arasına karışıp ben de onlar gibi olamıyorum? Niçin kendimi onlardan başka hissediyorum? Niçin herkesten aşağı olduğumu sanıyorum?”  Diye kendine soruyor Sadık Turan.

Ve devam ediyor:

“Korkuyorum. Ben artık sokaklara çıkıp sevdiğim insanlarla bir arada yaşayamayacağım. Elimden tutup beni dünyada gezdirtecek birini araştırıyorum. Öyle biri var mı acaba? Belki var. Ya yoksa? Kalbim ve düşüncelerimle, gene de yeryüzünde her şeyi: canlıyı, cansızı yaratmış olan Allah’ıma uzanıyorum. Allah’ım sen beni bırakma! Sen beni koru Allah’ım! “

İnsanlıktan umudunu yitirmiş her Kırım Tatar Türkü gibi Sadık’ta, bizleri yaratan bizleri gözeten Yüce Yaratıcıya sığınıyor. O’ na dua ediyor. Çünkü O’ndan başka tutunacak dal yok onun için.  Rahman ve Rahim olan O yüce Yaratan; bütün mazlumların ahını kesintisiz duyan, işitendir. Mazlumların ahıda hiç bir zaman yerde kalmamıştır. Kırım Tatar Türkleri de kendilerine bu vahşeti reva görenlerin akıbetini görmek için umutla, sabırla bekliyor.

Sadık Roma’nın damlarının karardığı akşam vaktinde otelden çıkıyor. Kendinden, içindeki fırtınalardan kurtulmak, gelişi güzel bir insan olmak için parka gidiyor. Tenha bir köşeye oturuyor. Kırım’da ki köyünü düşünüyor:

“Bugün 1 Mayıs. Bahçeler kim bilir ne yeşildir orada. Herhalde, gene yeşilliklere gömülmüş evleri uzaktan fark etmek zor olur. Şimdi orada akşam olmaktadır. Güneş yayların gerisinde yeni kayboldu. Yazın köylüler akşam yemeklerini evlerinin önündeki yeşil çardakların altında yerler, gözlerim kapalı o evleri, o bahçeleri görüyorum; o köyleri de dolaşıyorum…

 

1943 yılının yazında babam Akmescit’ten köye taşınmıştı. O, köye taşınmadan, ben, sırtımda Alman üniforması, Kırım’a izinli gitmiştim. Lüzumu yoktu. Şimdi zavallı ne yapıyor? Ruslar hapse mi attılar acaba? Hapisteyse eğer, dayanamaz ölür… Ya zavallı anam?.. Nerede acaba?… Ben eski Sadık değilim. Bana ne oluyor, Yarabbim?”    Diye, feryad ediyor.

Önünde geçen sarışın, boyalı yüzlü iki İtalyan kızı, iki Amerikan zencisinin kolunda, kahkahalar atarak geçtiklerini görüyor. Roma şehrine dönüyor: “Hey gidi, büyük, beyaz mermer Roma! Seninle beraber bütün hayat da onların ayakları altında. Birinin kaybettiğini başka biri bulur ve sevinir. Fakat sen, ağlamadan, asırların ızdırabını kendinde saklamasını biliyorsun. Ben de ağlamayayım! Ben de senin gibi mağrur görünüşlü olmalıyım. Çünkü ben kaybetmedim. O yeşil yurdu, kanımı döktükten sonra, düşmanlarıma teslim ettim.” 

Ne acı bir duygu değil mi? Sen kanını dök, senin düşmanın baykuşlar gelsinler senin vatanına tünesinler. Sen de Kırım’dan çok uzaklarda beyaz mermerler gibi soğuk Roma sokaklarında yapa yalnız gez. Bu ızdırabı bir insan nasıl kaldırabilir? Ama her kırım Tatar Türkü, çektiği sıkıntıları içine gömdü; “dağlarında, ovalarında, bağlarında bahçelerinde çiçekler yaşasın, gül kokuları burcu burcu vatanımın semalarında dolaşsın ve bizleri beklesinler” dediler.

 “Elbet bir gün o çiçekleri derlemeye, o güzel kokuları koklamaya gideceğiz, vatanımıza kavuşacağız.” Diye umutla bekliyorlar. Çünkü o topraklar için çok kan akıttı Kırım Tatarları.   

Sokaklar iyice kararıyor. Lokantaların açık penceresinden müzik sesleri etrafa taşıyor. Oteline dönmek istiyor. V. Emmanuel’in heykeline yaklaştığında, geniş sokak boyunca, taşmış bir dere gibi dalgalanarak gelen bir insan kalabalığı ile karşılaşıyor. Titriyor. İki gün önce gittiği Gary Cooper’in filminden önce Belsen toplama kamlarını olanca facialarıyla gözler önüne seren filmi hatırlıyor. Üzerine doğru gelen bu insanları bir an, Belsen’in tel örgülerinden kurtulmuş zayıf, etkisiz binlerce iskelet gibi görüyor.

Korkuyor. Heykelin taş basamaklarına çıkıyor. Önünden akan insan seli,” Yaşasın Sovyetler, Yaşasın Stalin” diye bağıra bağıra geçiyorlar.

Acaba bu güruh, Sadık’ın yaşadıklarını yaşasaydı yine ,” Yaşasın Sovyetler, Yaşasın Stalin” diye bağırlar mıydı?

Taş basamaklardan iniyor. Başı yorgun, içi boş bir vaziyette yalnızlığını paylaştığı oteline dönüyor.

O akşam hatırlarını yazamıyor. “Yarın ne olacak?” Diyor.

Sadık Turan’a ben de Kırım’da yarın ne olacağını, Şairimiz Durdu Şahin’in “Umutla Bekliyorum” şiirinin iki kıtası cevap veriyorum.

Cennet Vatan Kırım’da Yarın:

“Meyveye soyunacak ağaçlar,

Başaklar bire bin verecek.

Her sabah pencere önüne konan kuşlar,

Mutluluk türküsü söyleyecek.

 

Bir çocuk sevinciyle çarpacak yürekler,

Analar artık ağlamayacaklar.

Dile gelecek yıllardır sakladığımız dilekler,

Yolcular, yollarda kalmayacaklar.”

 

Bu güzel duyguları “Umutla bekliyorum…..”

 

 

 

 


Anket

  Cengiz Dağcı'nın Polonya'da tanınan bir yazar olabilmesi için sizce en etkil çalışma hangisi olurdu ?

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    505335 Ziyaretçi